Osmanlıda ilk Batılı Eğitim Kurumları | Osmanlı Tarihi |

Osmanlıda ilk Batılı Eğitim Kurumları,Sıbyan mekteplerinde reform yapmak çok zor oluyordu.

Malî yönden bu okullar genellikle vakıflara ait olduğu için, kendiliğinden bir özerklik içinde bulunuyordu.

Muallimler ve çevresindeki

Osmanlıda ilk Batılı Eğitim Kurumları
Osmanlıda ilk Batılı Eğitim Kurumları

bağnazlar da devletin buralarda yapacağı değişikliklere karşı çıkıyorlardı.

Sıbyan okullarında yazı öğretimi çok başarısız oluyordu.

1862 yılından itibaren İstanbul’daki 36 sıbyan okulunda yeni bir harf öğretme biçimi denenmeye başlandı.

Devlet bu okullara parasız taş tahtalar, taş kalemler ve divitler dağıttı.

Daha sonra aynı amaca yönelik numune iptidaileri kuruldu. Selânikli öğretmenlerden bir ekol ortaya çıkıp yeni bir yazı öğretme ve alfabe biçimi ortaya çıkardı.

Çok sert tepkiler gören bu akım, ilköğretim ıslahatını bir “Elifba” ıslahatı haline dönüştürdü. “Hakiki”siyle, “Tecrübî”siyle binlerce Kolay Elifba yazıldı.

Daha sonra çok geniş boyutlarda tartışılmaya başlanılan harf ve yazı meselesi ancak 1928’de çözümlenebildi.

Devlet, 1869’dan itibaren ilkokul programlarını bir resmî düzen içine almaya çalıştı.

1876, 1882, 1891, 1904, 1911, 1914 yıllarında ilkokul programları üzerinde yeni düzenlemelere gidildi.

XIX. yüzyılın son çeyreğinde ilköğretim kurumları çeşitlenmeye başlandı. “Sıbyan mektebi” terimi yenilikleri reddeden vakıf ilkokulları tarafından kullanılmaya başlandı.

Bunun yanında “iptidai mektep”ler ortaya çıkmıştır.

Bunlar, Eğitim Bakanlığı veya özel dernek ve kişiler tarafından kurulmuş ilkokullardı.

Bunun dışında gene bu dönemde köy ve kent iptidaileri de öğretim süresi bakımından ayrılmaya, dershane ve öğretmen sayısı bakımından çeşitlenmeye başlamıştır.

II. Abdülhamit döneminden itibaren Osmanlı ilkokullarında bir “Usul-ü Cedide” tartışması başladı.

Eski ve yeni usul ve öğretim metodu karşısında ilkokul öğretmenleri arasında fiilî tecavüzlere varan sert çekişmeler oldu. Yönetim yeni usul taraftarlarını tuttu.

Eski usul taraftarları da vakıflara sığındılar.

O zaman Rusya yönetimindeki Türk topraklarında yankılanan hattâ esas gelişimini, mücâdelesini orada sürdüren ilköğretimdeki bu usul-ü cedîd, o zaman bize göre yeni, fakat Avrupa’nın çoktan terk ettiği bir eski metot idi.

Bu hareketin ana esasları şunlar idi:

– İlkokul medreseden ayrılacaktı.

– İlkokulların kendine özgü öğretmenleri olacak, mahalle imamı ve karısının öğretiminden kurtarılacaktır.

– Öğretmen sadece “hediye” değil “aylık” (maaş) alacaktı.

– Okuma-yazma öğretiminde “heceleme” usulü terk edilecek ve “usul-ü saftiye” veya “meddiye” denilen yeni usul okuma getirilecekti.

Bu usul, her harfi ayrı ayrı değerlendirerek harf üzerinden okuma öğretmek demekti.

– Eskiden yalnız okuma öğretimine önem veriliyor, yazma hünerine pek önem verilmiyordu.

Özellikle kızlara okuma yazma öğretilmiyordu.

Yeni usul, yazıya ve kızlara da yazı öğretilmesine önem verilmesini istiyordu.

Bunun dışında kız çocukları için ayrı ilkokullar açılması isteniyordu.

– Öğretim bu programa göre yapılacak ve her yaşa göre ders kitapları yazılacaktı.

Bu konu da, eski ve yeni usul taraftarları arasında çok sert tartışmalara sebep oldu.

İlköğretimin zorunluluğu hususunda XIX. yüzyıl ortalarından beri bazı çalışmalar ve girişimler vardı, ancak ilköğretim paralı olmakta devam ediyordu.

II. Meşrutiyet döneminde politik zorlamalar bu sebeple da devletin ilköğretim politikası etkinleşmeye başladı.

Malî yardımlar, öğretmen meselesi, okul yapımlarına ve öğretim araç ve gereçlerine katılmalar şeklinde Devlet ülkedeki ilköğretimi kontrol altına almaya çalıştı.

Genel bir ilköğretim yasası çıkarma çalışmalarına girişildi.

İlköğretim müfettişleri getirildi.

İlköğretimin zorunlu ve parasız olma ilkeleri herkesçe kabul edilmeye başlanıldı.

Ortaöğretim 

Osmanlıda Rüştiyeler

“Rüşdiye” diye adlandırılan eğitim kurumu, Türk eğitim tarihinde önce ortaöğretim kademesinde ortaya çıkmış, lise ve ortaokul fonksiyonlarını gördükten sonra, öğretim seviyesi düşerek ilköğretim kademesine geçmiştir.

Bir süre de “yüksek ilkokul” denilebilecek bir düzeyde kaldıktan sonra, 1913 yılında ilkokulların içinde erimiştir.

Ülkede çok uzun zamandan beri açılmış bulunan askerî okullar, kendisine iki şekilde öğrenci hazırladığından başarılı bir çalışma yapamıyorlardı.

1838 yılında Mühendishane, Harbiye, Tıbbiye gibi askerî okullara öğrenci hazırlamak için sıbyan okullarının üstünde bir ara öğretim kademesi kurulmak istenmiştir.

Hazırlanan tasarıya göre, sıbyan okullarına “sınıf-ı evvel” denilmiş, bu yeni kurulacak okullara da “sınıf-ı sânî” denilmesi düşünülmüştü.

Ancak II. Mahmut bu adı beğenmemiş, bu okullara “rüşdiye” denilmesini istemişti.

Çocuklar “rüşt çağı” olan 14-15 yaşına kadar bu okullarında kalacaklar, ondan sonra yüksek askerî okullara ve memuriyetlere girebileceklerdi.

Gene tasarıya göre bu okullarındaki öğrenciler sıralara oturacaklar, evkafdan aylık alacaklardı.

Hattâ bunun için 1838’de “Mekâtib-i Rüşdiye Nezareti” adlı bir de idarî birim kurulamamıştır.

Ancak çeşitli nedenlerle “Rüşdiye” adlı okulların açılmaları 1847 yılına kadar gerçekleşememiştir.

Burada bir noktaya dokunmak gerekiyor.

Türk eğitim tarihi alanında araştırma yapanlardan çoğu, 1838 yılında açılan Mekteb-i Maarif-i Adliye ve Mektebi Ulûm-u Edebiyye  adlı iki sivil memur yetiştirme okulunu da “rüşdiye” sayarlar.

İşte, lise ayarındaki idadi ve sultaniler kuruluncaya kadar rüşdiyeler, tüm ortaöğretim kademesini temsil eden bir okul olarak kalmışlardır.

Rüştiyelerin öğretim süresi ilk açıldıklarında iki yıl idi, daha sonra dört yıla, 1859 yılından itibaren de altı yıla çıkarılmıştır.

Sonra tekrar beş, dört ve üç yıla indirilmiştir.

Ders programı da öğretim süresinin artıp eksilmesine göre sürekli değişmiştir.

Kız rüşdiyeleri ilk defa 1859 yılında aşılmış, 1869 yılında ülke çapında açılması kararlaştırılmıştır.

Bunun dışında 1870 yılında da kız rüştiyelerine öğretmen yetiştirmek amacıyla ilk kız öğretmen okulu olan “Dârülmualimat” açılmıştır.

Rüştiye okulları II. Abdülhamit döneminde yalnız yerel hükümet dairelerine kâtip yetiştirmek amacına yönelmiş; ders programlarının esasını da yazı öğretimi teşkil etmişti.

II. Meşrutiyet dönemi ise, rüşdiyelerin yıkılış dönemi olmuştur.

Osmanlıda İdadiler 

“İdadi” adlı ilk okullar, yüksek askerî okullara öğrenci hazırlayan ön-sınıflar olarak, ilk defa 1845 yılında ordu merkezleriyle Bosna’da açıldı. “İdadi” adı gerçek hüviyetini 1969 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nde buldu.

Bu Yönetmeliğe göre, müslüman olan ve olmayan Osmanlı vatandaşlarını birbirlerine kaynaştırmak ve ortak bir kültür içinde yetiştirmek düşüncesiyle Sancak merkezlerinde rüşdiye çıkışlı öğrencileri Sultanilere hazırlamak için üç yıllık idadiler kurulacaktı.

Bu, kağıt üzerindeki maddelerin tamamen gerçekleştirilmesi hemen mümkün olmadı.

İdadilerin ülke çapında yaygınlaşmaları II. Abdülhamit döneminde olmuştur.

1881 yılından itibaren il merkezlerinden yedi yıllık, ilçe merkezlerinde de beş yıllık idadiler açılmaya başlanılmıştır.

Böylece 19. yüzyıl sonlarında ülke, ortaöğretim bakımından oldukça sıkı örgülü bir örgün yapıya sahip olmuştur.

Beş yıllık idadilerin amacı, üniversite ve yüksek okullara öğrenci hazırlamak değildi.

Bunlar, bulundukları yörenin işlerini idare edecek, imarını sağlayacak adamlar yetiştirmeye yönelmişlerdi.

Rüşdiyelerin ortadan kaldırılması ile beş yıllık idadiler ortaöğretimin ilk basamağını oluşturdular ve Cumhuriyet döneminde “Ortaokul”a dönüştüler.

Yüksek okullara öğrenci hazırlayan ortaöğretim kurumları olarak tüm ülkeye yayılmış olan yedi yıllık idadiler de 1910-1913 arasında önce “sultani”ye, daha sonda da “lise”ye çevrilerek tarihe karıştılar.

Osmanlıda Sultaniler 

XIX. yüzyılın ikinci yarısı, Osmanlı Devletinin ilk öğretim ile yüksek öğretim arasında bir eğitim kademesi kurma çalışmaları ile doludur.

Eğitim Bakanlığı ile bir yandan ilk ve yüksek öğretim kademeleri arasında bir köprü kurmaya çalışırken; müslüman ve Hıristiyan bütün Osmanlı yurttaşlarına ortaöğretim düzeyinde ortak bir kültür ve eğitim vermek istiyordu.

Bu amaçla öğretim dili Fransızca olan bir ortaöğretim kurumu 1868 yılında açıldı ve “Sultani” diye adlandırıldı.

Galatasarayı’nda açılan bu sultani okulu, ilk ve ortaöğretim kademelerini içeriyordu.

Galatasaray Sultanisin bir ortaöğrenim kurumu olmasına rağmen hem dil hem de program ve öğretim sistemi bakımından başka ortaöğretim kurumlarından ayrı ve üstün idi.

Galatasaray lisesinin açılışından bir yıl sonra yayınlanan “Maarif-i Umumiye Nizamnamesi”nde de vilayet merkezlerinde “Mekteb-i sultani” adlı altı yıllık eğitim kurumlarının açılması öngörülüyordu.

Ancak Girit’in dışında II. Meşrutiyet dönemine kadar hiçbir sultani açılmadı.

Sayıları yetmişi geçmemesine rağmen önemli bir işe yaramayan taşra idadileri Emrullah Efendi’nin Bakanlığı zamanında ıslâh edilmek istenildi.

Bakan, 23 yatılı idadiden 10 tanesini sultani haline çevirdi. fakat bu lise veya sultaniye hareketi kör topal yürüdü.

1914 yılında Şükrü Bey’in Bakanlığı sırasında da bütün yedi yıllık idadiler sultaniyeye çevrildi. ,

Öğretmen yetiştirme 

Türkiye’de öğretmen yetiştirme sorununun okullar aracılığıyla çözümlenmeye çalışılması 19. Yüzyıl ortalarında olmuştur.

Batı örneğine göre kurulan ve kurulması planlanan okullar, öğretmen yetiştirmenin öyle bir çerçeve içinde ele alınmasını zorunlu kılmıştır.

Osmanlıda Orta Öğretmen Okulları 

Türkiye’deki ilk öğretmen okulu kuruluşu, 16 Mart 1848’de kurulan “Dârülmualimin-i Rüşdi”dir.

O zaman yeni yeni kurulmaya başlayan “Rüşdiye” adlı orta okullara öğretmen yetiştirmek amacını güdüyordu.

1870 yılında açılan Dârülmuallimat, üç yıl öğretim süreli hem sıbyan okullarına, hem de kız rüşdiyelerine öğretmen yetiştiren bir kurum olarak devam etti.

Erkek öğretmen yetiştiren orta seviyedeki öğretmen okulları ise çok karmaşık bir yapıda XX. yüzyıla kadar sürmüşlerdir.

Savaş yıllarında İstanbul’daki kız ve erkek Yüksek Öğretmen Okulları içindeki izharî kısımlar da orta seviyedeki okullara öğretmen yetiştiriyordu.

Osmanlıda İlk Öğretmen Okulları 

Ülkemizde Batı zihniyetine göre ilköğretim problemi ortaöğretimden sonra ele alındığı için, bu alandaki öğretmen okulu da -Dârülmuallimin-i Rüşdî’den yirmi yıl sonra -1868 yılında “Dârülmuallimin-i Sıbyan” adı ile kurulmuştur.

1875 yılından itibaren vilayet ve sancak merkezlerinde de bir ve iki yıllık “Dârülmuallimin-i Sıbyan”lar açılmıştı.

Bunların sayıları XX. yüzyıl başlarında 16’ya, I. Dünya Savaşı yıllarında da 30’a kadar çıkmıştı.

Osmanlıda Yüksek Öğretmen Okulları 

Yüksek Öğretmen Okullarının amacı, lise ve dengi okullara öğretmen yetiştirmektir.

Bunun için de üniversite düzeyinde bir eğitim vermiştir.

Ülkemizde yüksek öğretmen okulu sayılabilecek ilk tasarı, 1869 Yönetmeliğinin Büyük Dârülmuallimin tasarısı idi.

Bu okul 1877’de açıldı. 1880’de kapandı.

Esas “Dârülmuallimin-i Aliye” ise 1891’de kuruldu.

Öğretim süresi 2 yıl olan bu okulda rüşdiye üstündeki okulların öğretmenini yetiştiriyordu.

II. Meşrutiyetten sonra bazı derslerini üniversite ile beraber yapan bu Okul, daha sonra lağvedilerek Sâtı Bey yönetimindeki İstanbul Dârülmuallimini’ne bir kısm-ı âli eklendi ve daha sonra da “Dârülmuallimin-i Aliye” adını aldı.

Öğretimi kâh Üniversite ile beraber kâh ondan bağımsız olarak Cumhuriyet dönemine kadar sürdü.

Meslekî ve teknik öğretim alanında çalışacak öğretmenler ise, Cumhuriyet dönemine kadar ya kendi okullarında ya da yurtdışında yetişmişlerdir.

Osmanlıda Darülfünun 

Bazı eğitim tarihçileri, Türkiye’nin Batılı anlamda ilk Üniversitesi olan “İstanbul Dârülfünun”u Fatih külliyesine bağlamak isterler.

İşe medrese açısından bakılırsa 19. yüzyıla gelinceye kadar Türkiye’de üniversite dediğimiz İstanbul Darülfünunu, medreseden ayrı, Avrupa’nın üniversitelerini taklit etmek amacıyla kurulmuştur.

Bu nedenle başlangıcını Fatih dönemine kadar götürmek yanlış olacaktır.

1845’te kurulan Meclis-i Maarif-i Muvakkat, Fransız eğitim sistemine göre Türk eğitim sistemini üç kademeli olarak kurulması çalışmalarına başladı.

Meclis-i Valayı Ahkam-ı Adliye’ye sunulan tasarıda, sıbyan okullarına ilköğretim kademesi denilerek, onun üzerine medreselerden başka bir orta ve yüksek öğretim kademesi kurulacaktı.

Ortaöğretim “rüşdiye” mektepleri kurulup yayılarak meydana getirilecek, yüksek öğretim düzeyinde ise yatılı bir “Dârülfünun” kurulacaktı.

Gerçekten de İtalya’dan Fasoti adında bir mimar ayda 100 altın maaşla getirilmiş ve Sultanahmet’le Ayasofya arasında üç katlı bir bina ancak 19 yılda yaptırılabilmiştir (1845-1864).

Bu bina bir ara Kırım Savaşı bu sebeple askerî hastahane olmuş, Maliye, Adliye ve Evkaf Nezaretleri, Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan, İstanbul Vilayet binası ve mahkeme olarak kullanılmış ve sonra da yanmıştır (1933).

Ancak bu binanın yapımı daha tamamlanmadan 1863’te binanın tamamlanmış kısımlarında Dârülfünun derslerine başlanılmıştır.

Dersler herkese açık konferanslar biçimindeydi.

Derviş Paşa Fizik, Hekimbaşı Salih Efendi nebatat, Ahmet Vefik Efendi Tarih, Ahmet Cevdet Efendi Tabii Coğrafya, Müneccimbaşı Osman Saip Efendi de heyet üzerine konferanslar veriyordu.

Konferansları sürekli izleyen bir öğrenci zümresi de vardı.

Ancak bu olumsuz bir tecrübe oldu.

Dinleyicilerin bilgi düzeyleri dersleri anlamaya yeterli değildi. Konferanslar pek ciddiye alınmıyordu.

Dinleyicilerin ve ders verenlerin büyük çoğunluğu devlet memuru idiler.

1865 yılında bu konferanslar esas Dârülfünun binasında çıkarılarak (Maliye Nezareti olmuş) Divan yolunda Nuri Efendi Konağı’na taşındı ve oranın da içinde kütüphanesiyle beraber yanması üzerine, yeni bir binada konferanslara devam edilmedi.

Dârülfünun’un ikinci kez gündeme gelmesi, Saffet Paşa’nın hazırlayıp yayınladığı 1869 “Maarif-i Umumiyye Nizamnamesi” ile olmuştur.

Bu yönetmeliğin 79-129.

maddeleri İstanbul’da bir Dârülfünun-u Osmanî kurulmasını öngörülüyordu.

Bu üniversite “hikmet ve edebiyat”, “hukuk”, “ulûm-u tabiiye ve riyaziye” diye üç kürsüden oluşacaktı.

Öğretim süresi üç yıl olacak şekilde ders programı da hazırlanmıştı.

Türkçe ders yapacak “müderrisler” yetişinceye kadar Fransızca da ders yapılabilecekti.

Üniversitenin başka hususlarına dair ayrıntılar da tespit edilmişti.

Bu Dârülfünun ders yapabilmesi için Çemberlitaş’ta bir yeni bina yatırıldı (Uzun süre Maarif Nezareti olarak ve Belediye Fen Heyeti Binası olarak kullanılmıştır).

Gazete ilânlarıyla kayıtlar yapıldı.

Başvuran 1000 civarında öğrenciden 450’si sınavla seçildi.

Ancak seçilenlerin büyük çoğunluğu medrese öğrencisi oldukları ve onlar da 3 aylar cerrine çıktıkları için, açılış Ramazan Bayramı ertesine bırakılmış ve Ramazan süresince Üniversite resmen atanmış öğretmenlerce, halka açık gece dersleri düzenleniyor.

Ancak bu dersler (Takvim-i Vekayi’de yayınlanmıştır) seviye olarak ilk öğretim düzeyinde diye nitelenmektedir.

fakat bu karar daha sonraki duruma bakarak verilmiştir!

Bu ikinci Dârülfünun da 1870’te büyük törenlerle açılmıştır; ancak Yönetmelikte belirlenen bütün dersleri verecek öğretmen ve ders kitabı bulunmadığından haftada 5 gün ve ikişer saat ders yapılabilmiştir.

Ancak bu dersler sırasında bilgisizlik, bu kurum hakkında devamlı problemler çıkarmıştır.

Burada açılan Arapça dersleri öğrencilerin ilgisizliği yüzünden kapatılmış, Cemalleddin Afgani’nin konferanslarından birinde güya “Nübüvvet, sanatlardan bir sanattır” demesi büyük tepkilere yol açtı.

Bu sözü reddeden kitaplar yazılmıştır.

Oysa konuşmadan yukarıdaki gibi bir hüküm çıkarmak mümkün değildir.

fakat medrese öğrencilerinin tepkisi üzerine Cemalettin Afganî yurt dışına sürülmüş, Darülfünun’un Müdürü Hoca Tahsin Efendi görevden alınmış, bu kurumu koruyan Sadrazam Ali Paşa’nın da ölmesiyle 1871 yılında kapanmıştır.

Bu Dârülfünun’un softalar baskısıyla dağılması üzerine, Maarif Nazırı Saffet Paşa, Galatasaray Lisesinde bir Üniversite kurulması için Müdür Sava Efendi (Paşa)’yi görevlendirdi.

O da bu sırada Gülhane Kışlasında olan Liseyi Beyoğlu’na getirerek orada Edebiyat, Hukuk ve Turuk-u Maabir (yollar – köprüler, Fen) dallarında bir Üniversite kurdu

. “Dârülfünun-u Sultanî” veya “Mekteb-i Aliye-i Sultaniye” adıyla anılan bu üniversiteye de ilânla öğrenci kaydedildi.

Öğretmenlerinin çoğu Fransız ve bazıları da Rum idi.

Dersler de Türkçe ve Fransızca olarak okutuluyordu.

1874 yılında açılan bu Üniversite daha devamlı olmuş, üç defa mezun vermiş, hattâ doktora tezleri bile yaptırılmıştı.

Ancak 1880-81 yıllarından sonra bu okulun bir çok problemleri ortaya çıktığından, fen kısmına öğrenci bulunamadığından Maarif Nezaretince lağv edilmiştir.

Bundan sonra, Sadrazam Sait Paşa’nın II. Abdülhamid’e yaptığı -kabul edilmeyen- birkaç önerinin dışında, 20 yıl kadar yeni bir açma girişiminde bulunulmadığı görülüyor.

Ancak 1900 yalında, Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. Yıldönümünde, Mülkiye Mektebi binasında “Dârülfünun-u Şâhâne” adıyla bir Üniversite kurulmuştur.

Bu Üniversitenin bir gösteriş olarak açıldığı, Bunun dışında gençlerin Üniversite öğretimi görmek için Avrupa’ya gitmelerini engellemek ve Abdülhamid’in maarif düşmanı olmadığını göstermek için açıldığı da iddia edilmektedir.

Osmanlı eğitim sisteminde Hukuk ve Tıp okulları daha önce açılmış olduğundan ve hâlâ öğretim yapmakta olduklarından, yeni açılan Dârülfünunda bunları tamamlayacak şu üç şube açılmıştı.

Edebiyat  

Ulûm-u Riyaziye ve Tabiiye (Fen)  Ulum-u Aliye-i Diniye (İlâhiyat).

Bu şubelere alınacak öğrenci sayısı 25-30 civarında sınırlandırılmış, başka bir bina ve yönetime gereksinme duyulmadan, Mülkiye Mektebi binasında ve onun müdürünün hizmetine verilmişti.

Öğretim süreleri birer yılı doktora sınıfları olmak üzere- Fen ve Edebiyat şubelerinde 3, ilâhiyat şubelerinde 4 yıl idi.

Ancak öğrenci sayısı çok sınırlı tutulduğundan, siyasî, sosyal, felsefî ve tarihî derslere programda yer verilmediğinden ve fen dersleri dahil bütün dersler maarif müfettişleri tarafından kontrol edildiğinden, üniversitedeki dersler pek yavaş geçiyordu.

II. Abdülhamid’in bu Dârülfünun’u 1908 inkılâbına kadar devam etti.

1908’den sonra ise Mülkiye Mektebi’nden çıkarılarak Zeynep Hanım Konağı’na yerleşti.

Başına bağımsız bir müdür getirildi.

Programlar baştan aşağı değiştirildi.

Öğrenci almadaki sınırlama, öğrencilerden ücret alma kaldırıldı.

Bu dönemde Darülfünunda esas değişikliği Emrullah Efendi gerçekleştirmiştir.

Emrullah Efendi Maarif Nazırlığı zamanında yeni bir yönetmelik hazırlayarak yayınladı.

Bununla Üniversiteye az çok malî ve idarî bir özerklik veriliyor, başka bir üniversite polisi kurulması bile öneriliyordu.

“İstanbul Dârülfünunu” adını alan bu kurum, Tıp Fakültesini ve Hukuk mektebini de bünyesine alarak beş şubeden oluşan bir üniversite oldu.

Bunun dışında Bağdat ve Konya Hukuk Mektepleriyle, İstanbul’daki Dişçilik ve Eczacılık Yüksek okulları da Darülfünuna bağlandılar.

1914-1919 yılları arasında ise Almanya’dan 20 kadar profesör, doçent, asistan getirildi.

Bunlar bazı enstitüler (Dârülmesai) ve laboratuvarlar kurarak âletler getirmişler, programları kendi bilgilerine göre genişleterek Mütarekeye kadar İstanbul’da öğretim faaliyetinde bulunmuşlardır.

Mütarekeden sonra anlaşmaları feshedilerek Türkiye’den çıkartılmışlardır.

1919’da yeni bir yönetmelik çıkartılarak üniversiteye ilmî muhtariyet verildi.

Sınıf usulü yerine sömestir usulü kondu ve fakültelerin adı “medrese” oldu.

Bu arada savaş bu sebeple erkek nüfusun büyük ölçüde silâh altına alındığı dönemlerde Dârülfünun öğrencilerinin yaş ortalaması küçüldü .

Şubat 1914’te başlayan hanımlara Üniversite dersleri verilmesi, 1916 yılında bir bir İnas Dârülfünunu kurulmasıyla sonuçlanmıştı.

1917 yılında da Tıbbiye’ye de kız öğrenci alınmaya başlanmış, kızlar çarşafı atamamakla beraber peçeyi kaldırmışlar, 1918 yılında da üniversitede karma konferanslar verilmeye başlanmıştır.

Cumhuriyetten sonra kadınlara mutlak serbesti verilip karma eğitime tam anlamıyla izin verildikten sonra İnas Darülfünunu kapatılarak dağıtılmıştır.

Osmanlıda Mesleki ve Teknik Öğretim 

Türk eğitim tarihinde meslekî eğitimi iki aşamada incelemek lâzımdır.

Birinci aşamada, sanayi devrimine kadar -bütün dünyada olduğu gibi- Türk toplumunda da geçerli olan, el sanatlarına ve toplumun genel ihtiyaçlarına ilişkin meslekî eğitim; ikinci aşamada ise sanayi devriminin getirdiği şartlara uygun olarak yapılan teknik eğitim.

İlk aşamadaki meslekî ve teknik eğitimin, Türk eğitim tarihinde iki büyük kurumu vardır: Ahi ocakları ve Enderun mektebi.

Selçuklular ve Beylikler döneminde etkili olan Ahi-esnaf örgütü toplumdaki etkisini zamanla yitirdikten sonra, ülkede meslekî yönden bir karışıklık olmasını önlemek için, 1727’den itibaren “Gedik” usulü uygulanmaya başlanmıştır.

Buna göre bir kişi çıraklık- kalfalık kademelerini geçip usta olmadıkça dükkan açamazdı.

Ama Büyük Fransız Devrimi ile, Avrupa’nın lonca örgütü ve meslekî-ticarî gelenekleri özellikle 1840’lardan sonra hızla yıkılmaya başladı.

Tekniğin üretime uygulanması bir sanayi devrimi yarattı.

Tüm dünyanın sosyal ve ekonomik hayatını değiştiren bu devrim, yerli mallar ve el sanatlarını hızla öldürmeye başladı.

Önceleri bazı el mahareti olan askerleri pratik bir biçimde yetiştirerek yürütülmeye çalışılan askerî fabrikalar için eleman yetiştirmek amacıyla, -daha sonra oldukça örgün bir meslekî eğitim veren- “idadi-i sanayi alayları” kuruldu.

Bu arada Osmanlı Devleti’nin Niş Valisi olan Mithat Paşa’nın 1861 yılında Niş’teki müslüman ve Hıristiyan kimsesiz çocukları toplayarak “Islâhhane” adıyla sanat öğreten bir hayır kurumunu meydana getirdiğini görüyoruz.

Mithat Paşa daha sonra aynı tip kurumları başka yerlerde de açtı.

Bunun sonucunda özellikle çuha dokuması çok gelişti.

Bu örnek girişimler, başka valilerin de dikkatini çekti.

Vilayetlerde “Islahhane komisyonları” kuruldu.

Halep, Trablusgarp, Diyarbakır, Kastamonu, İzmir, Konya vs. vilayetlerde, valilerin ve hayırsever yurttaşların girişimleriyle Islâhhaneler kuruldu.

Mithat Paşa daha sonra Şûrayı Devlet üyeliğine atanması bu sebeple İstanbul’a geldiğinde, gene Islahhane tipi okullar kurulması konusunda çalıştı, yönetmelik hazırladı.

Gerçekten de, 1868 yılında İstanbul Sanayi Mektebi’ni kurdurdu.

Bu okullarda çocuklara terzilik, kunduracılık, debbağlık, mürettiplik, arabacılık, külâhçılık, dokumacılık vs. gibi sanatlarla alfabe, yazı, Kurân, İlmihal, basit hesap ve defter tutma gibi bilgiler de veriliyordu.

Taşradaki Islâhhaneler 1885’ten itibaren “Mekteb-i Sanayi” adını almaya başladılar.

İstanbul Sanayi Mektebi ise Orman, Maden, Ziraat Nezaretine bağlı olduğundan biraz daha derli toplu idi.

Sanayi okullarının Birinci Dünya Savaşı sırasında çoğu kapandı.

Cumhuriyet dönemine kadar ancak Edirne, İstanbul, Adana, Ankara, Bursa, Sivas, Kastamonu, Konya ve Bolu sanayi okulları güçbelâ yaşayabildi.

Cumhuriyetten sonra sanayi okulları sanat okulları haline getirildi.

Maarif Nezareti’nin kadınların meslekî eğitimlerine ancak 1879 yılında, İstanbul içinde bazı okullar kurarak başladığı görülüyor.

Daha sonra “kız sanayi mektebi” adını alacak bu kurumların öğretim süreleri beş yıl idi.

İptidai ve rüşdî öğretim kademelerini içeren okul bir yandan normal okul programlarını uyguluyor; başka yandan da atölyelere dikiş, örgü, dokuma, işleme, resim, çiçek vs. gibi uygulamalar yapıyorlardı.

II. Meşrutiyet sırasında bazı düzeltme çalışmaları bu sebeple kapatıldı.

Daha sonra yeniden kuruldu ve 9 yıl üzerinden öğretim programı düzenlendi.

Fakat savaş yıllarında verimli bir çalışma yapılamadı.

Osmanlıda Ticaret okulları 

Osmanlı yönetiminin, dış borçlar sonucu iyice bunaldığı sıralarda bir ticaret okulu kurulması için çeşitli çalışmalar yapıldı.

1860, 1880, 1881 yıllarında okulun kuruluşunu gerçekleştiremeyen bazı girişimlerde bulunuldu; ancak 1881 yılında yapılan girişimde Ticaret Bakanlığına bağlı bir Ticaret Okulu kurulmak istenildi.

Fakat gene başarılamadı.

En sonunda, 1883 yılında “Hamidiye Ticaret Mekteb-i Alisi” adıyla bir ticaret okulu kuruldu.

İki yıl öğretim süreli bu okula, aklî bir program yapılamadığından öğretim yürümedi ve okul kapandı.

1894 yılında üç yıllık bir yüksek okul olarak tekrar açıldı.

II. Meşrûtiyetten sonra da kadrolu öğretmenleri olan ve tam gün öğretim yapılan bir kurum haline getirildi.

Okul, o zamanki Rum, Ermeni ve İngiltere, İtalya, Rusya ve Avusturya devletlerinin ticaret okullarından çok aşağıda bir öğretim yapıyordu.

Bunların dışında Osmanlı devletinde tarım eğitimi alanında 1886-1889 yılları arasında kurulduğu tahmin edilen İstanbul Halkalı Ziraat Mektebi, XX. yüzyıl başlarında çok şeyler beklenilerek ülkenin 12 yerinde kurulan Ziraat Ameliyat mektepleri, 1910 yılından sonra Siroz, Hama, Antalya, Halep vs. yerlerde açılan Çiftlik okulları, Amele mektepleri, bahçıvanlık mektepleri, ipekçiliği fenni bir şekilde öğretmek amacıyla 1887 yılında Bursa’da kurulan ve daha sonra ülkenin 5-6 yerinde açılan Darülharirler, 1868 yılında kurulan Ormancılık Okulu, kuruluşu 1848’e giden Veteriner (Baytar) okulu, Şimendifer Okulu, Mühendis Mektebi, Posta ve Telgraf Mektebi, Kadastro Mektebi, Kondüktör Mektebi gibi birçok Batı tipi meslek okulları kurulmuş ve bunlar Devletin ve toplumun modernleşmesinde önemli roller oynamışlardır.

Osmanlı eğitimi uzun yıllar mektep-medrese ikili sistemi üzerine kurulmuştu.

Medreseler –bugünkü anlamda- orta, yüksek ve hatta yüksek lisans ve doktora kademelerini kapsayan bir eğitim veriyordu.

Bu ikili sistemin dışında hafız yetiştiren Darülhuffazlar, tıp eğitimi yapılan Darüşşifalar ve Osmanlı saray görevlilerini ve bu sebeple devlet adamlarını yetiştiren Enderun mektebi da vardı.

Bu sistem uzun yüzyıllar Osmanlı Devletinin genel ihtiyaçlarını karşıladı.

Batıda 12. yüzyılda başlayan gelişmelerin baskısını Osmanlı Devleti 18. yüzyıl içinde açık olarak hissetmeye başladı.

Bu değişikliklere kendi eğitim ve bilgi üretme sistemi ile karşılık vermesi mümkün değildi.

Kritik karar verme süreçlerinden sonra, Batı eğitim sistemini önce askeri bilimler ve tıp alanında; devlet organizasyonunu Fransa örneğine göre kurmaya başladıktan sonra da sivil eğitim alanında taklit etmeye başladı.

Batı tipi eğitim kurumlarını devlet kendi bütçesinden kurmaya başladı.

Klasik mektep-medrese sisteminde ise eğitim kurumları devletin müdahale etmekten çekindiği vakıf sistemi içinde yönetiliyordu.

Devlet eskiden de medrese sistemine müdahale etmiyordu, Batı tipi eğitim kurumlarını kurmaya başladıktan sonra da bu klasik eğitim kurumlarına bir yardım yapmadığı gibi, açık müdahalelerden de kaçındı.

Bu sebeple iki sistem bir arada yaşamaya başladı.

Batı tipi eğitim kurumları sadece Osmanlı devlet görevlilerinin kurduklarından ibaret değildi.

Yabancı devletler ve Osmanlı uyruğundaki Hıristiyan toplumlar da kendi çıkarları için Batı tipi eğitim kurumları kuruyorlardı.

Öyle ki, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı ülkesinde mektep-medrese sistemi, Batı örneğine göre oluşturulan Osmanlı eğitim sistemi, yabancı devletlerin ve azınlıkların okul sistemleri olmak üzere, amaç olarak birbirlerinden oldukça farklı dört sistem hüküm sürüyordu.

Bunlar arasındaki mücadeleyi Batı tipi Osmanlı devlet okulları kazandı.

Çünkü klasik Osmanlı eğitimini oluşturan mektep ve medreselere yeni yatırım yapılmadığı gibi, zaman içinde vakıfların hemeh hepsinin düzeni bozuluyordu.

Fatih ve Kanuni’den başka, klasik sistemi destekleyecek külliyeler kuran padişahlar çıkmamıştı.

II. Abdülhamit başta olmak üzere, son dönem Osmanlı padişahları tercihlerini hep Batı tipi eğitim kurumlarından yana kullanmışlar, devlet yatırımlarını oraya yöneltmişlerdi.

Osmanlı Devletini ortadan kaldıran savaş yılları içinde, ilerde Türkiye Cumhuriyeti’ni rahatlatacak şekilde birtakım gelişmeler oldu.

Ermeniler uzun süre devam eden isyan ve ayaklanmaların sonunda büyük ölçüde ülkeyi terkettiler.

Rum azınlık daha I.Dünya Savaşı yıllarından itibaren Yunanistan’a göçe başlamıştı, Kurtuluş Savaşından sonraki “mübadele” içinde büyük ölçüde Yunanistan’a geçtiler.

bu sebeple Osmanlının çöküş döneminde Türkiye örgütlü ve dini farklı azınlıklardan böylece kurtulmuş oldu.

I. Dünya Savaşı’na Almanya safında giren Türkiye, Alman ve Avusturya dışındaki yabancı devlet okullarını Savaş başlarında kapatmıştı.

Almanya Savaşı kaybedip İngilizler Türk politikasına hakim olunca da kendi okullarını açtırmaya çalışıp Alman ve Avusturya okullarını kapattırdı.

Daha sonra başlayan savaş yılları içinde hiçbir yabancı devletin okul sistemi tekrar etkin hale gelemedi.

bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti, laik eğitim politikasını uygularken çok büyük engellerle karşılaşmadı.

Türkiye Cumhuriyeti 1924 yılında “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” çerçevesinde aşağı yukarı bin yıllık geçmişi olan medreseleri kapatıp öğrenci ve öğretmenlerini ortaöğretim kurumlarına aktardığında, medreselerden de önemli bir direniş görmedi.

Zaten medreseler doğal ömürlerini bitirmişler, devlet bütçesi desteğinde örgütlenen, öğretmenleri yetişen, mezunları devlet çarkını çeviren yeni sistemle mücadele edemezdi.

II. Abdülhamit döneminde uygulanan medrese öğrencilerine askerden muafiyet uygulaması da bu kurumların disiplinini alabildiğine bozmuş, ciddi din eğitimini ilk başlardaki gibi Fatih ve Bayezıt Camilerine kaçırtmıştı.

Bu sebeple medreselerin klasik sistemde devam etmesi zaten mümkün değildi.

Medreselerin ıslahı için hazırlanan program taslaklarına bakıldığında, bu kurumların büyük ölçüde Batı tipi eğitim kurumlarının programlarını taklit etmeye başladığı, bugünkü İmam-Hatip Liselerinin programlarına benzer programlar uygulamak istedikleri görülüyordu.

Türk eğitim sistemi Osmanlılar döneminde adeta medreseden mektebe geçiş işlemini tamamlamıştı.

Cumhuriyet’in laik eğitimi, dini eğitime devletin hiç karışmaması ve toplumların yapmasını da engellemesi şeklinde uygulanınca, belli bir dönem sonra din eğitimi talebi politikacıların bile kullandığı bir güç haline geldi.

Bunun sonucu olarak açılan Kuran Kursları ve İmam-Hatip Okulları çağdaş eğitime Türkiye’nin yeni politik sistemine uyum gösteremediği için adeta medreselerin yeniden kurulması gibi algılandı ve Devlet bu gelişmelere karşı bir takım tedbirler almak zorunda kaldı.

Eğer Türkiye’de devlet din eğitimini ciddi boyutlarda alır ve demokratik yapıyı bozmayacak şekilde devlet okullarında bu bilgilendirme ihtiyacını karşılarsa, mektep-medrese düzenini andıran Kurs ve İmam-Hatip lisesi modeline pek ihtiyacı kalmayacağı söylenebilir.

Bir cevap yazın