Osmanlıda Medrese Teşkilatı,İşleyişi | Osmanlı Tarihi |

Osmanlıda Medrese Teşkilatı İslam tarihinde medrese, orta ve yüksek seviyede eğitim ve öğretim veren müesseselerinin müşterek adıdır.

Medrese, memleketin ihtiyaç duyduğu kültürü veren ve elemanları yetiştiren bir eğitim ve öğretim kuruluşudur.

Osmanlıda Medrese Eğitimi

Osmanlıda Medrese Teşkilatı, İşleyişi
İslam tarihinde medrese, orta ve yüksek seviyede eğitim ve öğretim veren müesseselerinin müşterek adıdır.

Bir İslam eğitim kurumu olarak medreseler, esas itibariyle içerisinde öğrencilerin öğrenimlerinin yanısıra yeme-içme ve barınma ihtiyaçlarının karşılandığı, vakıflar tarafından finanse edilen bir yatılı okul şeklinde organize edilmiştir.

İslam ülkelerindeki ilmi hayatın gelişmesinde XI. asrın müstesna bir yeri vardır.

Zira bu yılda, Selçuklu Veziri Nizamülmülk’ün inşa ettirdiği medreseler manzumesinin en önemlisi ve bu bakımdan belki de ilki, Bağdat’ta açıldı.

Devlet tarafından maddi-manevi yardım gören ve saray tarafından himaye edilen Nizamiye medreselerinin, gerek teşkilat ve gerekse öğretim bakımından o çağın başka eğitim kuruluşlarından çok üstün olduğu bir gerçektir.

Nizamiye medreselerinin ders programında İslami İlimlerin yanısıra başka ilimlere de yer veriliyordu.

Tıp, astronomi, matematik, felsefe ve tarih gibi ilimler de burada tahsil ediliyordu.

Bu asırdan itibaren medreseler, halkın dini ve kültürel anlayışı bakımından yetişmesinde faal bir rol oynamaya başladı.

Osmanlı Devleti, tarihte İslami esaslara göre yönetilen son İslam devletidir.

Bu sebeple bütün sistem ve müesseselerde olduğu gibi eğitim ve öğretim sisteminde de İslami eğitim usullerinden ve önceki İslam devletlerinden azami ölçüde yararlanmıştır.

Osmanlılar, medreseyi Selçuklu ve Anadolu beyliklerini örnek alarak kurdular.

Bu, körü körüne bir taklit olmayıp bir sentez ve özümleme hadisesidir.

Bu bakımdan Osmanlı’daki gelişmeleri ana çerçevesi içinde tabii bir kemal, bir billurlaşma olarak mütalâa etmek gerekir.

Osmanlı medreseleri, nakli ilimlerde Şam-Mısır; akli ilimlerde Bağdat-Semerkant bölgelerinde yetişmiş ulemadan istifade etmiştir.

Orhan Gazi, 1331’de İznik’te Osmanlı’nın ilk medresesini inşa ettiğinde Kayseri ve Kahire’de tahsil görmüş olan Davûd-ı Kayseri’yi ilk müderris tayin etmişti.

Osmanlının eğitim ve öğretimindeki Anadolu dışına açık politikasını sonuna kadar devam ettirdiği bilinmektedir.

Osmanlı medrese sistemi, ilk devirde Anadolu  Selçuklu ve Anadolu beylikleri medrese sisteminin devamı olarak çıkmışsa da Yıldırım Bayezıd devrinde bir düzenlemeye gidildiği, II. Murad devrinde Edirne’deki Halebiye Medresesi’ndeki Tetimme ve yine Edirne’de Daru’l-hadis Medresesi’nin açılmasıyla geliştiği ve nihayet köklü teşkilatın Fatih Sultan Mehmed devrinde ortaya çıktığı bilinmektedir.

Filhakika Fatih Sultan Mehmet tarihe Fatih Kanunnameleri diye geçen kanunnamesini hazırlattığı sırada Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu’nun içinde bulunduğu bir maarif komisyonuna “Kanun-i Talebe-i Ulum”u hazırlatmış, böylece Osmanlı medreseleri sistemi hazırlanmıştı.

Bu komisyonun çalışması neticesine göre Fatih devrinde Osmanlı medreseleri bir sistem üzerine oturmuştur.

Medreseler, Fatih Sultan Mehmet’in kendi adıyla kurmuş olduğu medreselerden sonra, devlet düzeni içerisinde resmi bir kuruluş olmuştur.

Sahn medreselerinin kurulmasıyla medreseler yirmili, otuzlu, kırklı, ellili ve altmışlı olarak kısımlara ayrılmıştır.

Bu yapılanma, Osmanlı medreselerindeki ilk büyük gelişmedir.

İkinci büyük gelişme, Kanuni Sultan Süleyman devrinde meydana gelmiştir.

Kanuni devri her sahada olduğu gibi medrese teşkilatında da zirveyi ifade eder.

Kanuni Sultan Süleyman, Süleymaniye külliyesini inşa ettikten sonra burada tesis ettiği medreselerle Fatih Sultan Mehmed’in kurduğu Sahn-ı Seman medreselerinin üstünde medreseler kurmayı planlarken, başka taraftan da Osmanlı medreselerinin payelerini yeni bir sisteme göre tekrar tanzim etmiştir.

Osmanlılar, medrese eğitimini vakıflar sayesinde devam ettirme yoluna baş vurdular.

Fatih Sultan Mehmed’in, İstanbul’u fetheder etmez “Sahn-ı Seman” medreselerini tesis ettirmesi ve bunlar için geniş vakıflarda bulunmasından sonra devlet merkezi olduğu gibi ilim merkezi haline de gelen İstanbul’da, padişahlar başta olmak üzere sultanlar, vezirler, ilim adamları ve bazı saray mensupları tarafından pek çok medrese inşa olundu.

Yalnız Mimar Sinan’ın baş mimarlığı sırasında İstanbul’da yapılan medreselerin sayısı, altı tanesi Süleymaniye Medreseleri olmak üzere, elli beşi bulmaktadır.

XVII. asrın son çeyreği başında İstanbul’daki medrese sayısının yüz yirmi altıya ulaştığı görülmektedir.

Osmanlılar, medrese eğitimine, bu sebeple ilme ve bu sahanın adamlarına büyük ölçüde değer vermişler; tahsil ve eğitim konusunda karşılaşabilecekleri sıkıntıları, zamanının imkanları nispetinde ortadan kaldırmaya çalışmışlarıdır.

Bu devlette ilmiye sınıfı mensuplarına büyük bir itibar gösterildiği için İran, Turan, Horasan, Dağıstan, Hindistan, Buhara, Halep, Şam, Mısır ve Karaman’dan bir çok alim İstanbul’a akın etmişti.

XV-XVI. asırda en yüksek seviyelerini yaşayan Osmanlı medreselerinin XVII. asırdan itibaren gerilemeye başladığı bir gerçektir.

Gerçi XVIII. asırda Süleymaniye medreselerine Musıle-i Süleymaniye’den sonra Havamis-i Süleymaniye adıyla yeni bir medrese, camilerde tedrisatı sürdüren Dersiyeler ilave edilmişse de medreselerin kalitelerinin düşmesi önlenememiştir.

Katip Çelebi’nin de dediği gibi Fatih Sultan Mehmed, Sahn-ı Seman medreselerini inşa ettirdikten sonra Seyyid Şerif Cürcani’nin eseri olan Haşiye-i Tecrid ve Kadı Burhaneddin İcî’nin Mevakıf’ının şerhi olan Şerh-i Mevakıf’ın okunmasını arzu etmiş ve Vakfiyesinde “Kanun üzere Şugl oluna” diye bildirmişse de XVII. yüzyılda, “bu dersler felsefiyattır” denilerek programdan çıkarılmıştı.

Osmanlı Eğitim Sisteminde Bozulma

Osmanlı eğitim ve öğretim sistemindeki bozulma XVII. asrın sonlarında kendisini göstermişti.

Tarihçi Hasan kafi-i Akhisari bu bozulmanın tarihini 980 olarak verirken, Koçi Bey de 1000 tarihinden beri “her tarik muhtel oldu” demektedir.

Gelibolulu Ali ise bozulmanın Kanuni Sultan Süleyman devrinde başladığını söylemektedir.Sistemin bozulma sebeplerini de Gelibolulu Ali şöyle sıralamaktadır :

– Mevali-zadelerin zuhuru

– İlim saliklerinin ağa ve paşalara intisapları

– Müderris ve kadıların cehaleti

– Cehaletle fazlın birbirinden fark olunmaması

Bozulma şu şekillerde olmuştur : – Öğretim ve yöntem alanında bozulma : Akli ve müsbet ilimler programlardan çıkarılmış, yalnızca dini, hukuki bilimler öğretilmiştir.

– Müderrisliğe atanma yönteminin bozulması : Önceleri medrese mezunları, az sayıdaki müderrislik kadrolarına atanabilmek için mülazemet usulüne göre bir bekleme döneminden geçerlerdi.

Bu bir çeşit staj dönemi idi.

Zamanla bu yol kötüye kullanıldığı gibi, müderris olmak için medreseyi bitirme şartı da aranmadı.

– Disiplinin bozulması : 16. yüzyılın ortalarından itibaren medrese öğrencilerinin disiplini bozulmaya başladı ve bozulma kısa sürede taşrada suhte ayaklanmaları denen büyük boyutlara ulaştı.

Sistemdeki bu bozulma uygulamada da kendini göstermiştir.

III. Murad devrinde 1575’te İstanbul’da Tophane üstündeki tepede İstanbul’un ilk rasathanesi kurulmuş iken yine aynı padişah devrinde Kadızade Ahmed Şemseddin Efendi’nin, Padişah’ı gökleri rasat etmenin uğursuzluk getirdiği ve nerede bu işe teşebbüs edilmişse devletin perişan olduğu konusunda ikna etmesi üzerine 1580’de rasathane yıktırılmıştı.

Sistemdeki bozulmanın ıslahı yolunda da bir çok tedbirlere başvurulmuştur.

Bu konuda bir çok kanunnameler çıkarılmış ve bir çok hatt-ı hümayunlar çıkarılmıştır.

III. Ahmed (1703-1730)devrinde bu hususta bazı emirler verilmiş, Saçaklızade Tertibu’l-Ulum adlı eserinde medreseyi tenkit etmiş; Sultan I. Mahmud (1730-1750) ilmiyenin ıslahı için Şeyhülislam Murtaza Efendi’ye bir hatt-ı hümayun göndermiş; Sultan III. Selim (1780-1807) imtihansız ruus verilmemesini emretmiş ve devrinde Şeyhülislam Hamidizade Mustafa Efendi ve Şeyhülislam Durrizade Mehmed Arif Efendi ilmiyeyi ıslah teşebbüslerinde bulunmuşlardır.

Sultan II. Mahmud devrinde de Şeyhülislam Mehmed Zeynelabidin Efendi ilmiyenin ıslahına çalışmışsa da muvaffak olamamıştır.

Nihayet talebeleriyle yeniçeriler arasındaki hadiseler sebebiyle Keçecizade Molla tarafından hazırlanan ıslahat layihasında kadı ve naillerle ilgili iki ceza kanunu kabul edilmişti.

Medreselerin ıslahının mümkün olamaması sebebiyle de Padişah, Avrupa usulü bir eğitim sisteminin kurulmasına teşebbüs etti ve bir fermanla ilk öğretiminin mecburi ve parasız olacağını ilan etti.

Görüldüğü gibi bütün teşebbüslere rağmen Tanzimat’ın ilanına kadar medreselerde ıslahat yapılamamıştır.

Nitekim 3 Kasım 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nda medreseler ve mekteplerden bahis yoktur.

Medreselerde daha sonra yapılan asıl ıslahat, Padişah Sultan Mehmet Reşad (1909-1918) devrinde, Şeyhülislam Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi’nin şeyhülislamlığı sırasında ve dört sene süren çalışmalar sonunda yapıldı.

Bu sırada medreselerde yeni bir sistemin tatbikine geçildi.

Bu sistemle ilgili layiha, Ekim 1914 tarihli Ceride-i İlmiye, nüsha-ı fevkaladede yayınlandı. “İslah-ı Medaris Nizamnamesinin Esbab-ı Mucibe Layihası” adı ile İstanbul’daki bütün medreseler tek isim altında toplanacaklardır.

Bütün İstanbul medreselerindeki talebeler aynı usûl ve kaideler içinde yetiştirileceklerdir.

Bunun temini için de bütün medreselerin tek bir isim altında toplanması kararlaştırılmıştır.

İslam hilafetinin merkezinde bulunmasından dolayı da bunlara “Daru’l-Hilafeti’l-‘Aliyye Medresesi” adı verilmiştir.

Daru’l-halife medreselerinde dini ilimler yanında müsbet ilimlerin de tedris edilmesi, 1923 senesinde İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun “Bugünkü medrese kimyayı camilerde mihraba kadar sokmuştur” sözlerine göre modern bir eğitim müessesesi haline gelmişti.

Yeni bir sistem ve asrın icaplarına göre kurulan bu medreseler, akademik bir hüviyet kazanmışlardı.

Fakat bunda da başarılı olunamadı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından çıkarılan bir nizamname ile Anadolu’nun pek çok yerinde imam ve hatip ihtiyacını karşılamak için açılan medreselerin sayısı 465, talebesi de 16.000 civarında idi.

Cumhuriyetin ilanından dört ay sonra 3 Mart 1924 tarihinde Şer’iyye ve Evkaf vekâletinin lağvı üzerine aynı tarihte çıkan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile bütün medreseler Maarif Vekâletine devredilmişti.

O zamana kadar bu medreselerde eğitimine devam eden öğrenciler Daru’l-fünun bünyesinde açılan İlahiyat Fakültesine naklolunmuştur.

Osmanlı devletinde kuruluşundan beri itina ile üzerinde durulan eğitim sistemi, daha sonraları değişik sebeplerden dolayı gereği gibi uygulanamamış ve hatta eski kanunlar bile tatbik edilemez olmuştu.

Bilhassa Fatih ve Kanunî devirlerindeki medreselerin, devirlerine göre bir irfan yuvası olmaları artık mazide kalmıştı.

Ne talebe ne de hoca kadrosunda yeni metodların tatbiki düşünülmemişti.

Bu yüzden bozulmaya yüz tutan medreselerin ıslahı için çalışmalar yapılmıştı.

Bunun için de değişik isimlerle değişik tarihlerde çeşitli okullar açıldı.

Medreseler

Diğer İslam ülkelerindeki medreselerde olduğu gibi, Osmanlı medreselerinde de gaye ve hizmet bakımından birbirinden farklı şekilde eğitime devam edildiği görülür.

İster klasik dönemde olsun, ister Tanzimat’tan sonraki yeni dönemde olsun Osmanlı medreselerini, umumi medreseler ve ihtisas medreseleri olarak iki ana gruba ayırabiliriz.a) UMUMİ MEDRESELER :

Bu medreseler, İslami ilimlerle İslam dünyasına dışardan giren ilimlerin muayyen nispetlerde okutulduğu medreselerdir.

Müsbet ilimler 16. yüzyılın ortalarına kadar zaman zaman bazı medreselerde okutulduğu görülür.

Ancak bu ilimler daha ziyade bireysel olarak ilgi çekmiştir.

Ondan sonra kaldırılmıştır.

Umumi olarak kadı, müderris, ve müftü yetiştirmek maksadıyla kurulmuşlardır.

Osmanlı dönemindeki bu medreseleri de müderrislerin aldıkları yevmiye miktarlarına göre inceleyebiliriz.

Yirmili Medreseler (Haşiye-i Tecrid)

Bu medreseler, Seyyid Şerif Cürcani’nin Haşiye-i Tecrid adlı eserinin adını taşımaktadır.

Anlaşılan bu eser bu medresede okutulan en önemli kitaptır.

Tahsil müddeti iki yıldır.

Bu medresede Haşiye-i Tecrid’den başka fıkıhtan yine Seyyid Şerif’in fıkha ait Şerh-i Feraiz’i ve Sadeddin Teftezani’nin belagata dair Mutavvel’i okutulmaktaydı.

Başka taraftan bu medresede okutulan kitapları anlayabilmek için de sarftan Emsile, Bina , Maksut, İzzi, Merah, Nahv’den Avamil, İzhar, Kafiye gibi eserleri, Şerh-i İsagoci gibi Arapça, Tevali gibi fıkıh usulüne dair eserlerin de okunmuş olması gerekir.

Otuzlu Medreseler ( Miftah)

Müderrisine günlük 30 veya 35 akçe verilen medreselerdir.

Tahsil müddeti önceleri iki seneyken sonradan daha aza düşürülmüştür.

Bu medreselerde belagattan Sadeddin Teftezani’nin belagata dair eseri olan Şerh-i Miftah’ın adını taşımaktadır.

Bu medreselerde Şerh-i Miftah’tan başka fıkıhtan Tenkih ve Tavzih, kelamdan Haşiye-i Tecrid’in devamı ve hadisten Mesabih okutuluyordu.

Ancak Haşiye-i Tecrid Medreselerinde olduğu gibi bu medresede de başka eserlerin okutulmuş olması gerekir.

Katip Çelebi, Fatih Sultan Mehmed’in otuzlu medreselerde Miftah-ı Meani ve Sadru’ş-Şeria’nın okutulmasını tayin buyurduğunu söyler.

Kırklı Medreseler

Müderrisine günlük 40 akçe verildiği için kırklı medrese diye anılan bu medreselerde belagattan Miftahu’l-Ulum, usul-i fıkıhtan Tavzih, fıkıhtan Radıyyuddin Hasan Saganî’nin Meşariku Envari’n-Nebeviyye’si, Sadru’ş-Şaria Ubeydullah b. İshakî’nin Meşarık’ı ve hadisten de Begavî’nin Mesabih’i okutuluyordu.

Katip Çelebi, Fatih Sultan Mehmed’in kırklı medreselerde Şerh-i Mevakıf ve Şerh-i Mekasıd okutulmasının emir buyurduğunu söyler.

Gelibolulu Mustafa Ali ise kırklı ve hariç ellili medreselerin aşağı derslerinde Meaniden Şerh-i Mevakıf ve yüksek derecesinde fıkıhtan Hidaye okutulduğunu kaydederek derse, Mesabih, Meşarik, Buhari veya Müslim’den bir hadis izahıyla başlandığını yazar.

Bu medreselerin tahsil müddeti iki-üç yıl arasında değişirdi.

Ellili Medreseler

Müderrislerine günlük 50 akçe verilir.

Bu medreseler hariç ve dahil olmak üzere ikiye ayrılırlar.

Hariç Ellili’de okutulan dersler :  Fıkıh : Hidaye, Kelam : Şerh-i Mevakıf, Hadis : Mesabih

Dahil Ellili’de okutulan dersler : Fıkıh : Hidaye, Usûl-i fıkıh : Telvih, Hadis : Buharî, Tefsir : Keşşaf ve Beyzavî

Dahil medreseleri içinde en önemlisi Fatih Sultan Mehmet’in yaptırmış olduğu Sekiz Tetimme medreseleri idi.

Bu dahil medreselerinin yolu sahn müderrisliği olduğu için bu dahil medreselerine Musıla-i sahn da denilirdi.

Dahil elli medreseleri şehzadelerin, şehzade valideleriyle padişah kızlarının veya padişahların yaptırmış olduğu medreselerdi.

Bu medreselerin tahsil müddeti önceleri bir seneyken sonra altı aya indirildi.

Sahn-ı Seman Medreseleri 

Bu medreseler, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’da cami civarında kurulan ve Sahn-ı Seman ya da Semaniye olarak bilinen sekiz yüksek dereceli medrese ile bu medreselere öğrenci yetiştiren ve hazırlık sınıfları mesabesindeki Tetimme veya mûsıla-i sahn medreseleridir.

Sahn medreseleri öğrencilerine danişmed denirdi.

Sekiz tetimme talebelerine de suhte denirdi.

Sekiz tetimme sahn’a danişmend yetiştirmek için açılmıştır.

Önceleri tahsil müddeti bir seneyken sonradan altı aya indirilmiştir.

Camiin Haliç ve Marmara taraflarında dörder medreseden meydana gelen Semaniye Medreseleri, Kanuni Sultan Süleyman’ın Süleymaniye Medreseleri kuruluncaya kadar en yüksek payeli medreseler olarak devam etmişlerdir.

Fatih Sultan Mehmed, Vakfiyesinde bu medrese müderrislerine günlük 50 akçe tayin etmişse de bazı müderrislerin bu medreselerde kalarak terakki ettikleri yani başka medreselere gitmeden günlüklerinin burada yükseltildiği ve böylece günlük 60,70,80,90 akçeye kadar yükseldikleri, kadılık, kazaskerlik gibi ilmiyenin başka tarıklarında bulunduktan sonra buraya gelenlerin günlüklerinin belirlenmiş olsun veya olmasın geldikleri noktadan devam ettikleri görülmektedir.

Okunan Dersler : Fıkıh : Hidaye , Usûl- fıkıh : Telvih ve Şerh-i Adud, Hadis : Buharî, Tefsir : Keşşaf ve Beyzavi

Ancak başka medreselerde olduğu gibi Sahn-ı Seman Medreselerin de astronomi, matematik ve tıp gibi ilimler okutulmuş olmalıdır.

Sahn-ı Seman içinde bir de daru’ş-şifanın varlığı göz önünde bulundurulduğunda bu gibi derslerin okunmuş olmasına mutlak nazariyle bakılabilir.

Altmışlı Medreseler

Müderrisine günlük 60 akçe verilen medreselerdir.

Fatih Sultan Mehmed devrinde sadece Ayasofya Medresesi müderrislerine 60 ve daha yukarı akçe (Ali Kuşçu’ya 200 akçe ) verilirken, II. Bayezıd  Molla Lütfi’yi Bursa’daki Muradiye Medresesi’ne günlük 60 akçe ile tayin etmişti.

Bu medreselerin tahsil müddeti bir senedir.

Okunan dersler : Fıkıh : Hidaye ve Şerh-i Feraiz, Usul-i fıkıh : Telvih, Kelam : Şerh-i Mevakıf, Hadis : Buhari, Tefsir : Keşşaf

İhtisas Medreseleri

Bu medreseler, doğrudan doğruya Bunun dışında ihtisası gerektiren din ilimlerinden birini hedef alan ve o ilmin tahsiline mahsus metotla öğretim faaliyetinde bulunan medreselerdir.

Bunları şu şekilde inceleyebiliriz.

 Daru’l-Kurralar

Kur’an-ı Kerim’in doğru okunuşu ile Hz. Peygamber’e dayanan okuyuş rivayetlerini öğretmek üzere açılan Daru’l-Kurralar, Hz. Peygamber devrinden beri değişik adlarla gelen İslam’ın ilk eğitim ve öğretim müesseselerindendir.

Umumiyetle cami hizmetlileri bu müesseselerden yetişirlerdi.

Sıbyan mektebini bitiren bir kimse işe en alt seviyedeki daru’l-kurra’dan başlardı.

Burada hıfzını tamamladıktan sonra yüksek seviyedeki bir daru’l kurra’ya devam ederdi.

Bu müesseseler, tedris edilen derslerle ilgisi bakımından daha ziyade camiler içinde veya çevresinde tesis edilmişlerdi.

Bu müessesenin başında bulunana “Şeyhü’l-kurra” denirdi.

Bunlar, devrin en iyi Kur’an okuyanları idi.

Daru’l-kurraların programı ve hocalarında aranan şartlar vakfiyelerde gösterilirdi.

Osmanlı’da açılan ilk Daru’l-Kurra, Yıldırım Bayezid’in Bursa Ulu Camii yanındadır.

Bundan sonra da Daru’l-Kurralar her selatin ve vuzera camiinde olacak kadar çoğalmıştır.

Osmanlı Daru’l-Kurralarında Şemseddin Muhammed b. Muhammed Cezeri’nin el-Cezeri diye şöhret bulan ve maharec-i hurufa ait olan eseri, İlm-i kıraatte Ebu Muhammed Şatıbî’nin “Şâtıbîye” diye şöhret bulan Kaside-i Lamiye’si ve yine Cezerî’nin Fethü’l-Vahid adlı eserleri okutulmaktaydı.

Daru’l-Hadisler  

Hz. Muhammed (S.A.S)’in hadis-i şerifleriyle ilgili ilimleri öğretmek maksadıyla açılmış medreselerdir.

Osmanlıda ilk Daru’l-Hadis I. Murad zamanında Çandarlı Hayreddin Paşa tarafından İznik’te inşa ettirilmiştir.

Bundan sonra çok yayılan ve hatta Evliya Çelebi’nin tabiriyle her selatin ve vuzera camiinde açılan Daru’l-Hadisler, Süleymaniye Daru’l-Hadis’i ile medreseler arasında en seçkin yeri kazanmışlardır.

Osmanlı Daru’l-Hadislerinde Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim ve Meşarik gibi eserler ve şerhleri okutuluyordu.

Bu medreselerde ders okutan müderrislere “Muhaddis” denirdi.

Buralarda müderris olabilmek için hadis ilminde ehliyet ve liyakat sahibi olmak gerekirdi.

Bu yüzden Daru’l-hadisler umumiyetle umumi medreselerden yüksek telakki edilmişlerse de Osmanlılarda Daru’l-hadislerin de medrese sistemi içinde umumi medreseler gibi çeşitli seviye ve dereceleri bulunmaktadır.

Buralara öğrenci olarak girebilmek için umumi eğitim veren medreseleri geçmek gerekirdi.

Daru’ş-Şifalar

Tıp ilimlerinin ve uygulamasının beraberce öğretildiği medreselerdir.

Anadolu Selçukluları daru’ş-şifaları örnek alınarak tesis edilmiştir.

Osmanlılardan önce bu müesseseler “Daru’t-tıbb”, “Daru’ş-şifa”, “Daru’s-sıhha”, “Daru’l-merzâ”, “Daru’l-atiye”, “Mâristan”, “Bîmaristan” gibi isimlerle anılmaktaydı.

Osmanlılarda “Daru’ş-şifa” adıyla anılan bu müessese, Süleymaniye külliyesinin kurulmasından sonra “Tıb Medresesi” adını almıştır.

Bu medreselerden dahiliye, göz, diş doktorlarıyla eczacılar yetişirdi.

Osmanlılarda ilk “Daru’ş-Şifa” Yıldırım Bayezıd tarafından 12 Mayıs 1400’de Bursa’da kurulmuştur.

Bundan sonra sıra ile Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul Daru’ş-Şifası, II. Bayezid’in Edirne Daru’ş-Şifası, Kanuni Sultan Süleyman’ın İstanbul’daki Süleymaniye tıp Medresesi, yine İstanbul’da hanımı Haseki Hürrem Sultan adına yaptırdığı Haseki Daru’ş-Şifası ve Manisa’da annesi Hafsa Sultan adına yaptırdığı Valide Sultan Daru’ş-Şifası ve III. Murad’ın annesi Nurbanu Sultan’ın Atik Valide Daru’ş-Şifası Osmanlı Daru’ş-Şifalarını teşkil etmektedirler.

IV. Murad devrinde ise İstanbul’da 9 adet Daru’ş-Şifa bulunmaktaydı.

İçlerinden en önemlisi İstanbul’da kurulan ve müstakil olup, tıp tarihinde önemli bir merhale kabul edilen Süleymaniye tıp medresesidir.

Yine buradaki daru’t-tıblarla tıp eğitimi ilk kez bağımsız ve yüksek düzeyde bir medreseye kavuştu.

Burada sekiz danişmend öğrenci olarak okuyordu.

Anadolu Selçukluları döneminde tıbbın teorik ve pratik eğitimi hastaya hizmet paralelinde yapılmıştır.

Osmanlı dönemi daru’ş-şifalarında da bu gelenek aynen sürmüş, bu hizmet ve anlayış daha da geliştirilmiştir.

Daru’ş-şifa planlamasında medrese plan şeması çeşitli şekillerde yorumlanarak, yüzey isteyen sağlık hizmetlerine elverişli yapılar oluşturulurken, bu yapılar bünyesinde hizmet fonksiyonunun aksatılmadan daha mükemmel olarak sürdürüleceği merkezi plan şeması da bu dönem daru’ş-şifa planlamasında doğmuş ve geliştirilmiştir.

Osmanlı Daru’ş-Şifalarında daha önce İslam dünyasında bilinen tıp kitapları ile Osmanlı tabiblerinden İshak b. Murad’ın Edviye-i Müfrede’si , Ahmed Daî’nin Kitab-ı Tıbb’ı , Ahmedi’nin Müntehebat-ı Şifa’sı, Sinoplu Mümin b. Mukbil’in Kitab-ı Tıbb’ı Davud-i Antakî’nin Tezkire-i Antakî’si ve Emir Çelebi’nin Enmuzecu’t-Tıbb’ı okutulmuştur.

Hev’et Medreseleri ( Rasathaneler )

Selçuklulardan kalan bu medreselerde alanın otoriteleri konumundaki Çağmini, Şirazi, Batlamyus, Uluğ Bey, Şemseddin Semerkandî, Osmanlı ulemasından Ali Kuşçu, Kadızade-i Rumi ve Mirim Çelebi tarafından kaleme alınmış astronomi kitapları etrafında bir tedris pratiği gerçekleştirilmiştir.

Daru’l-Mesneviler

Mesnevi, Mevlana Celaleddin Rûmi ( 1207-1273) ’nin altı ciltlik eseridir.

Kültürümüzde geniş tesirleri olan Mesnevi’nin halk tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için, Muharrem 1884’te İstanbul’un Fatih semtindeki Murad Molla Dergâhı, Daru’l-Mesnevi haline getirilerek bir yaygın eğitim ve öğretim müessesesi ortaya çıkmıştır.

Mevlana Celaleddin mesnevisi Mevlevîhanelerde okutuluyordu.

Ancak bu eserin, medreselerin itibar etmedikleri Farsça ile yazılmış olduğu halde daru’l-mesneviler açılarak Bunun dışında okutulup öğretilmiştir.

Bunun nedeni Mevlana’ya ve onun tasavvuf görüşlerine duyulan sevgidir.

Bu medreselerin yanı sıra son ıslahatla Osmanlı medrese sistemi içine klasik dönemde bulunmayan şu ihtisas medreseleri girmiştir :

Medresetu’l-Kudat 

Bu medrese, ilk defa 1854’te yeniden düzenlenen adalet sisteminde şer’i mahkemelere bakacak kadıların yetiştirilmesi için  Şeyhülislam Meşreb Efendi Hafidi Mehmet Efendi zamanında açılmıştır.

İlk açıldığında Muallimhane-i Nuvvâb adını taşıyan medrese 1884’ten sonra Mekteb-i Nuvvâb, 1910’da ise Mekteb-i Kudât adıyla anılmıştır.

İki yıl tahsil müddeti olan medrese ilk mezununu 1856 tarihinde vermiştir.

Medresenin binası İstanbul Üniversitesi kütüphanesinin bulunduğu eski binadır.

Medresetü’l-kudat’ın programı şöyledir :

1908’den önce Fıkıh, Mecelle, Feraiz, Nestalik, 1908’den sonra Dürer, Mecelle, Feraiz, Tatbikat-ı Şeriyye, Sakk-ı Şer’i, Defter-i Kassam, Ahkam ve Nizamat-ı Evkaf, Arazî Kanunu, Ticaret-i Bahriyye Kanunu, İcra Kanunu, Ceza Kanunu, Usûl-i Muhakeme-i Hukukiyye, Tatbikat-ı Hukukiye ve Cezâiyye ve Ticariyye, Tanzim-i İlâmat-ı Hukukiye, Usûl-i Muhakemat-ı Cezaiyye ve Sulh, Tanzim-i İlamat-i Cezaiyye, Medhal-i İlm-iHukuk, Hukuk-u Düvel, Hukuku İdâre, İktisat, Kitabet-i Resmiyye, Hüsn-i Hatt-ı Ta’lik dersleridir.

Medresetü’l-Vaizin

Bu medrese 6 Şubat 1912 tarihli bir nizamnameye göre “Kur’an-ı Kerim’in ahkamı ve Rasulullah(S.A.S)’ın Sünnet-i Seniyyesi çerçevesinde İslam medeniyetini ve İslam’ın faziletini  bütün insanlara öğretmek için” açılmıştır.

Osmanlı’da vaaz ve vaizlik için tahsis edilmiş hususi meslek okulları yoktu.

Yenileme yapılırken bu da düşünüldü.

Bu medreseye girebilmek için 20 ila 30 yaş arasında olmak, sabıkasız olmak, sağlıklı olmak (organ eksikliği veya kekemeliği olmamak), kabul için giriş imtihanını başarıyla vermek, mezuniyetten sonra mecburi hizmetli olarak çalışmayı kabul etmek gibi şartlar konulmuştur.

Üç sınıftan meydana gelen medresenin programı şöyledir:

I. Sınıf : Hadis, Kelâm, Fıkıh, Siyer-i Nebi ve Tarih-i İslâm, Hitabet ve Mev’ize, Edebiyat-ı Osmâniye, Edebiyat-ı Farisiyye, Edebiyat-ı Arabiyye , Tarih-i Umumî, Tarih-i Osmanî ve İslâmi, Coğrafya-yı Umumi, Hesap, Hendese, Terbiye-i Bedeniyye.

II. Sınıf : Tefsir, Hadis, Kelâm, Fıkıh, Usul-i Fıkıh, Hitabet ve Mevize, Edebiyat-ı Arabiyye, Edebiyat-ı Farisiyye, Edebiyat-ı Osmâniyye, Tarih-i Umumî, Tarih-i Osmaniye, Siyer-i Nebi ve Tarih- İslam, Cebir, Hikmet-i Tabiiyye, Malûmat-ı Hukukiyye, Terbiye-i Bedeniyye.

III. Sınıf : Tefsir, Hadis, Kelâm, Fıkıh, Usul-i Fıkıh, Hitabet ve Mevize, Edebiyat-ı Arabiyye, Edebiyat-ı Farisiyye, Edebiyat-ı Osmaniyye, Tarih-i Edyân, Hey’et, Hıfzısıhha, Kimya, Hikmet-i Tabiiyye, Terbiye-i Bedeniyye.

Medresetû’l- Eimme ve’l-Hutebâ

İmam ve Hatip yetiştirmek maksadıyla 1913’te açılmış bir medresedir.

İki bölümden oluşan medresenin programı şöyledir :

İmam ve Hatiplik Bölümü

Kur’an-ı Kerim Nazariyatı, Kur’an-ı Kerim Tatbikatı, Malumat-ı Kanuniye, İlm-i Kelâm, Ahkâm-ı Nikah ve Talak, Hitabet-i Arabiyye Nazariyatı, Hitabet-Arabiyye Tatbikatı, Türkçe, Hitabet, Ahkâm-ı İbadet

Ezan ve İlahi Bölümü

Kur’an-ı Kerim Nazariyatı, Kur’an-ı Kerim Tatbikatı, Ezan ve İlahi Nazariyatı, Ezan ve İlahi Tatbikatı.

 Medresetü’l-İrşad

Medresetü’l-Vaizin ile Medresetü’l-Eimme ve’l-Huteba’nın birleştirilmesiyle meydana gelmiş bir medresedir.

Medrese, vaizlik ve imam-hatiplik bölümleri olmak üzere iki bölümden oluşmaktaydı.

Vaizlik bölümü 3, başka bölüm 2 yıldır.

Vaizlik bölümü

Bu bölümde Tefsir, Hadis, Kelam, Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Feraiz, Ahkam-ı Evkaf, Mezahib-i İslamiyye ve Turuk-i Aliyye, Edyan, İlm-i Ahlak, Siyer-i Nebi ve Tarih-i İslam, Edebiyat-ı Türkiyye ve İnşa, Edebiyat-ı Farisiyye, Tarih-i Felsefe, İlm-i İctima, Hıfzı’s-sıhha, Hitabet ve Mev’ize.

İmamlar ve Hatipler Şubesi

Tertil-i Kur’an-ı Kerim, Fıkıh, Tevhid, Hadis, Bazı Suver-i Şerife Tefsiri, Hitabet,Malumat-ı Kanuniyye, Usûl-i İnşa, Musiki.

Medresetü’l-Mütehassisin

1908’deki medrese ıslahatında bir de “Medresetü’l-Mütehassisin” adıyla yeni bir medrese kurulmasına lüzum görülmüştü.

Nihayet 1917 yılına gelindiğinde üç bölümü ihtiva eden Medresetü’l-Mütehassisin kurulmuştu.

Programlar

Tefsir ve Hadis Bölümü

İlm-i Nasih ve Mensuh, İlm-i Esbabı’t-Tenzil, İlm-i Usûl-i Tefsir, Tefsir, Tabakat-ı Kurra ve Müfessirin, Nakdi’r-rical, Hadis, Mevzuat.

Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh Bölümü

Usûl-i Fıkıh, Fıkh-ı Hanefi, Fıkh-ı Şafii, Fıkh-ı Maliki, Fıkh-ı Hanbelî, Hilaf ve Cedel, Tarih-i Fıkıh, Mukayeseli Ahkam.

Kelam, Tasavvuf ve Felsefe Bölümü

İlm-i Kelam, İlm-i Tasavvuf, İlm-i Nefs, Mantık ve Felsefe, Hikmet-i İslam, Felsefe-i İslamiyye Tarihi, Felsefe-i Umumiye Tarihi, Tarih-i Edyan ve Mezahib (mukayeseli), İlm-i İctima.

Medresetü’l-Hattatin

Hat sanatını öğretmek üzere 1915’te açılmış bir medresedir.

Reisü’l-hattatin Hacı Kamil Efendi’nin önderliğinde açılan bu medresede tedrisat seneye ve devreye tabi tutulduğu gibi talebeler için de yaş kaydı aranmamıştır.

1917’de lağvedilen bu medrese 1927’de Hattat mektebi adıyla tekrar açılmış, 1929’da tekrar lağvedilmiş ve 4 ay sonra Şark Tezyini Sanatlar Mektebi adı altında Güzel Sanatlar Akademisi’nin bir şubesi olarak açılmıştır.

programı Sülüs, Nesih, Celi ve Tuğra, Divani ve Celi Divani, Kufi, Rik’a, Ta’lik, Tezhib, Minyatür, Teclid, Ebru, Âhâr, Mühreleme.

Daru’l-Hilafeti’l-Aliye Medresesi

1914 tarihli Islah-ı Medaris Nizamnamesi’ne göre İstanbul’daki bütün medreseler, merkezi bir sistem içerisinde toplanacaktır.

Bu nizamnameye göre bu medrese açıldı.

Öğretim süresi 12 yıl olarak belirlenen bu yeni medrese, Tali kısm-ı evvel, Tali kısm-ı sani ve Kısm-ı âli olmak üzere üç bölümden oluşuyordu.

Her kısmın öğretim süresi dört senedir.

Her kısım dörder sınıf ve sınıflar da dörder şubeden oluşuyordu.

Nizamname, medreseye alınacak talebelere en az altı yıllık ilköğretim bitirmeyi şart koşuyordu.

Bu tali kısımların orta öğretime, âli kısmın ise yüksek öğretime denk düşürüldüğü anlamını taşır.

Medresede öngörülen ders programında geleneksel dini derslerin yanında sosyal, fen ve matematik branşlar da vardı.

Bu derslerin ağırlığı 1910 yılındaki programa oranla daha da fazlaydı.

Bir başka husus da bu programda Batılı bir lisanın yabancı dil olarak yer almasıdır.

Yüksek öğretime denk düşünülen Kısm-ı âli’nin ders programında ise medrese öğretiminin özünü teşkil eden dersler ağırlıklı olarak yer almaktadır.

Daha önce planlanan ancak uygulanmayan Medresetu’l-Mütehassısîn projesi, bu nizamname ile birleştirilmiştir.

Bu medrese üç kısımdan oluşacaktır : 1- Tefsir ve hadis şubesi, 2- fıkıh şubesi, 3- kelam, tasavvuf ve felsefe şubesi.

Bunlar ihtisas medreseleridir.

Daru’l-Hilafeti’l-Aliye’nin âli kısmını bitirenler bu medreseye alınacaktır.

Medrese öğretime 19 kasım 1914 tarihinde başlamıştır.

Medreseye 2.889 talebe alınmıştır.

I. Dünya savaşı sebebiyle bu sayı düşmeye başlamıştır.

Medresede yeniliği esas alan nizamname, yeni konan dersleri verecek öğretmenin olmaması, dershanenin olmaması, bunlara verilecek ödeneğin olmaması nedeniyle istenilen hedefe kavuşulamamıştır.

Medreselerin İşleyişi

Osmanlı medreselerinin programlarının oluşum ve dönüşümü, Selçuklu medreselerinin  çizgisinde serbest ve sivil niteliktedir.

Osmanlı medreseleri eğitim sistemini branşlaşma ve uzmanlaşma yerine beslendiği aydınlanma ve insan yetiştirme felsefesi ile ilişkilendirerek kavranması mümkün gözüken özgün bir eğitim hizmeti tasarımına dayanmıştır.

Osmanlı medreseleri, yükselme çağında Selçuklu geleneğini aşmıştır.

Çünkü medrese tarihi boyunca vakfiyelerde bir kaç cümle ile program tespiti geleneği, ilk defa merkezi nitelikli yasal düzenlemelerle bu dönemde aşılmıştır.

Vakfiyenin bir medreseyi ilgilendiren hükümlerine karşın, ilmiye kanunnamesi ve adaletname olarak bilinen büyük ölçekli düzenlemeler, ülke genelindeki bütün medreseleri bağlayıcı hükümler getirmiştir.

Osmanlı medreseleri bütün dünyaya örnek teşkil eden din ve devlet adamlarını yetiştirirken,  modern pedagojinin kabul ettiği, Dalton Planı ve Vinetka Sistemi adıyla uygulamaya koyduğu ferdî kabiliyete göre ferdî öğretim yapmayı hedef alan plan ve programları benimseyen bir metot geliştirmiş, bütün medreselerde bu metot tatbik edilmiştir.

Bu metoda göre medreseler, bugün modern pedagojinin de tavsiye ettiği bir tarzda sınıf geçme yerine dersten geçme yolunu seçmiş, mezuniyeti yıllara değil, kabiliyet ve çalışkanlığa bağlamıştı.

Bu bakımdan medreselerde okuma süresi hoca ve talebenin gayretine bağlı olarak uzayıp kısalırdı.

Zeki ve çalışkan bir öğrenci tahsilini çabuk tamamlayıp kısa zamanda mezun olabilirdi.

Ancak devlet memuru olabilmesi için belli bir yaş aranırdı.

Medreselerde umumi derslerin yapıldığı sınıflarda talebe sayısı yirmiyi geçmezdi.

Bu durum, derslerin sık sık tekrarlarla ve karşılıklı soru sorulup cevap verilme imkanını sağlar ve en iyi şekilde öğrenmeye imkan hazırlardı.

Bu husus günümüzde de çok önemli kabul edilir.

Medrese modelinin nihai hedefi, “fakih” denilen bütüncül şahsiyet yapılanmasını gerçekleştirmektir.

İslam aydınlanma ve insan yetiştirme felsefesinin öngördüğü şekliyle fakih: Nefis-Akıl-Kalp üçgeni üzerine inşa olunmuş, kozmolojik ve nakli bilgi birikimine sahip, İfta-Kaza-Tedris ehliyeti bulunan bütüncül şahsiyet modelidir.

Medreselerin inşasına çalıştığı, nefis-akıl-kalp eksenli bütüncül şahsiyet modeli; hareki, zihni ve kalbi tecrübeler kompozisyonudur.

Bunun süreç boyutunda açılımı ise şahsiyet sistemine teorik öğrenme tecrübeleri çerçevesinde gerekli bilgi yakıtının girilmesi, ardından kalbi ve hareki tecrübelerle zihni öğrenmelerin inanç ve beceriye dönüştürülmesidir.

Medrese geleneğinin tarih sahnesine çıkışından itibaren yukarıda işaret edilen anlayış çizgisinde gelişme gösterdiği bilinmektedir.

Bu oluşumun somut göstergesi; ders ve ders dışı yaşantıyı ortak amaç ve ilkelerde bütünleştirerek müderris ve öğrenci kitlesi arasında bire bir etkileşim fırsatları sağlayacak olan yatılı eğitim modelidir.

Osmanlı medreselerinin amacı ilmiye sınıfını meydana getirmektir.

İlmiyeye girebilmek için sahn düzeyinde bir medrese mezunu olmak gerekiyordu.

Ulemanın kendilerine uygun giysileri vardı.

Ulema öteki sınıflara tanınmamış olan iki önemli ayrıcalığa sahiptir.

Ulema veya medrese hocaları idam edilemez ve hapsedilemezler ancak görevlerinden alınabilir yada sürülebilirlerdi.

Bu, şeyhülislam ve kadıların hüküm verirken, müderrislerin öğretim yaparken, korkusuzca, akla ve gerçeğe uygun, vicdanlarının sesini dinleyerek davranabilmeleri için düşünülmüştür.

Medreseler, umumiyetle bir dershane ve etrafında yeteri kadar talebe odalarından meydana gelirdi.

Yaptıranın isteği ve mali gücüne göre, bunların dışında imaret, kütüphane ve hamam vs. ilave edilirdi.

Her medresenin bir vakfiyesi bulunur ve bu, kurum tarafından yazdırılırdı.

Vakfiyede medresenin çalışma şekli ile vazifelilerin günlükleri ve medresenin masraflarını karşılamak için yapılar, vakıflar gösterilirdi.

Medreseler, eğitim ve öğretimi, bir sınıf ve zümre imtiyazı olmaktan çıkarmak ve toplumda sosyal adaleti,fertler arasında fırsat ve imkan eşitliğini sağlamak için, parasız  yaparlardı.

Medreseler, özel mimari tarzı olan, açık, bir avlu etrafında ve kare şeklinde dizilen küçük kubbeli odalardan oluşan zarif ve ağır başlı eserlerdi.

Bu binalardan birkaçı bir cami etrafında sıralanınca bunlara kütüphane gibi yardımcı tesisler de ekleniyordu.

Bu da mahallede bir lise, bir yüksek okul ve hatta bir üniversite kampüsüne benzer bir ortamın meydana gelmesini sağlıyordu.

Bunun dışında suhte (öğrenci), danişmend (asistan veya doçent) ve müderrisler (profesörler) bu mahalleye renk ve karakter veren başlıca simalar oluyorlardı.

Medreselerdeki öğrenciler cer usülu ve huzur usülu denen usullerle halka açılıyordu.

Buna bir anlamda staj demek daha doğru olur.

Cer usülüyle öğrenciler, Recep, Şaban ve Ramazan aylarında köylere dağılır, namaz kıldırırlar, vaaz verirler.

Burada öğrencilerin ihtiyaçlarını halk giderir.

Böylece öğrenciler halkla kaynaşırlar.

Huzur usülüyle hocalar bir anlamda talim yapıp fikir alış-verişinde bulunurlar.

Ramazan ayında padişah hocaları saraya davet eder.

Dini metinler üzerinde yorum yapıp tartışırlar.

Gelecek olan hocaları şeyhülislâm seçer.

Tefsir yaparken Kadı Beyzavî’nin tefsiri esas alınır.

Medreseler 16. yüzyılın ortalarından itibaren bozulmaya başlamakla beraber bazı özellikleri ile 20. yüzyılda benimsenen eğitim ilkeleri benzerlik gösterir.

Bunlar : Bina sistemi, eğitimin parasız olması, dersler arasıda tutarlık olması, sınıf geçme değil de ders geçmenin esas alınması, derslerde öncelik-sonralık olarak bir düzenliliğin olması.

Öğrenciler, kendi yemeklerini yaparak, odalarını ısıtarak, çamaşırlarını yaparak hayata hazır hale gelirler.

Cer sistemiyle halkla kaynaşır, halkı aydınlatır.

Mezun olduktan sonra görevinin başına gider ve halkla diyalog kurmada zorlanmaz.

Tanzimat’tan sonra açılan okullarda öğrenciler fikir ve davranış olarak halktan kopuktur.

Fatih Kanunnamesi’ne göre, medreselerin denetimi mahalli müftülüklere bırakılmıştı.

Bu durum, eğitim ve öğretim faaliyetlerinin mahalli ihtiyaç ve şartlara göre organize edilmesine faydalı olmakta, halkın eğitim ve öğretim faaliyetlerine ilgi duymasına, medreselere mali katkılarda bulunmalarına yardım etmekteydi.

Medresede Öğrenim

Medreselerde talebelerin ortak ders yapabileceği umumi ve büyük bir dershane, onun etrafında dizili olarak her talebe için başka bir oda vardı.

Müderrisler umumi konuları ortadaki büyük dershanede işler daha sonra, her talebe kendi hücresine çekilir  ve müderrisi ile baş başa kendi sahasında çalışırdı.

Sekiz Tetimme’de her bir hücreye üç suhte konulmuştu.

Fatih Sultan Mehmed devrinde dersler kahvaltıdan sonra başlar ve öğlen namazına kadar sürerdi.

Öğleden sonra öğrenci kütüphane veya camide mütalaada bulunurdu.

Günde beş saat, haftada dört gün ders yapılırdı.

Sınıftaki öğrenci sayısı yirmi civarında olurdu.

Dersleri birkaç satırdan ibarettir.

Her derse, bir gün önce, sekiz-dokuz saat bakıp ertesi gün hoca huzurunda nöbetle bir öğrenci ibare okur.

Hoca bir kat mana verdikten sonra etraftan herkes görüşünü hocaya söyleyerek dört-beş saat tartışırlar.

O dersi iyice araştırıp inceledikten sonra herkes hücresine gidip ertesi gün okuyacağı derse, hoca huzuruna gelinceye kadar yine çalışır.

Bu şekilde her gün zihinlerini geliştirip açarlar.

Düşüncede öyle derine dalarlar ki çalıştıkları dersleri anlatsalar kimse anlayamaz.

Bazı öğrencilerin değerinin yüksekliği yedi deniz gibi olan yedi ilimde yüzücülüklerinin ne rütbede olduğu açığa çıkar.

Hocalar öğrencileri usandırmamak ve onları daima ilme teşvik etmek için  Salı, ve Cuma günlerini tatil etmişlerdir.

Bu iki günde öğrenciler bazı malzemelerini hazırlarlar, yaz günü ise mesire yerlerine gezmeğe giderler.

Orada da yine pek boş durmayıp hisab, hendese ilmi, usturlâb, rub’, misaha, Hind, Kıbt ve Zenc hisabı, parmak hisabı, ağırlıkları kaldırma ilmi (mekanik) ve bunlar gibi müstakillen derse ihtiyaç  duyulmayan ilimleri müzakere ederler.

Kış günü ise, geceleri sohbet edip, muamma, bilmece, muhadarat, tarih, şiir, aruz ve divan müzakere ederler.

Bazıları garib ilimlerle de uğraşır. fakat meşgul edici olduğundan hocalar izin vermezler.

Osmanlı medreselerinde dersler arasında uyum esas alınmıştır.

Dersler arasında öncelik sonralık bakımından tutarlık vardır.

Sınıf geçme yerine ders geçme sistemi esas alınmıştır.

Öğrencileri hayata alıştıran staj uygulaması vardır.

Bir cevap yazın