Side Tarihi,Yerleri,Eserleri

Side Tarihi Side’de M.ö. II. yy.a kadar yerli bir dil ve yazı kullanılmış olması da bu görüşü destekler.

Anadolu tarihinde önemli yeri olan Side, Pamphylia bölgesinde meydana gelen olaylardan etkilendi.

M. ö. VI. yy.da Lydia’lıların, 547/546’dan sonra Perslerin hâkimiyeti altına girdi ve Büyük İskender devrine kadar bu durumda kaldı.

Side antik kenti

Şehrin, pers yönetimi altında belirli bir muhtariyeti olduğu, M. ö. 500’den başlayarak basmış olduğu gümüş sikkelerden anlaşılıyor; bu sikkelerin üzerinde Athena veya Apollon’dan başka şehrin arması haline gelmiş olan nar tasviri de vardır.

M.ö. 334’te Büyük İskender tarafından işgal edilen şehir, İskender’in ölümünden ve kurduğu imparatorluğun parçalanmasından sonra ortaya çıkan helenistik dönem krallıkları arasında sürekli çatışma konusu oldu; birçok yönetici değiştirdi.

M. ö. III. yy.da, Mısır’da hüküm süren Ptolemaios’ların nüfuzu altına girdi; 218’den sonra Suriye krallarının hakimiyetini tanımak zorunda kaldı.

M.ö. 190’da Side açıklarında Suriye kralı Antiokhos III’ün donanmasıyla Romalılar tarafını tutan rodos donanması arasında büyük bir deniz savaşı oldu.

Kartacalı Hannibal’in kumanda ettiği kral donanması yenilgiye uğradığı için Ege denizine girerek kralın Yunanistan ve Batı Anadolu’daki harekatını destekleyemedi.

Antiokhos ile Romalılar arasındaki savaşa son veren Apameia barışından sonra (M. ö. 188) bütün Pamphylia, Romalıların müttefiki olan Bergama krallığına bırakıldı.

Bu karara rağmen ortaya çıkan bazı anlaşmazlıklar yüzünden, Bergamalıların bu bölgenin sadece batı bölümünü ele geçirebildiler; doğu bölümü (Side ile birlikte) bağımsız kaldı.

Bu durumdan yararlanan Side, büyük ticaret donanmasından faydalanarak özellikle doğu akdeniz ülkeleriyle yaptığı ticareti geliştirdi; büyük bir refah ve zenginliğe kavuştu.

Şehrin çok sayıda bastırdığı gümüş sikkeler ve bugün de iyi durumda olan kara surları bu gelişmeyi gösterir.

Fakat bu parlak dönem, Kilikya’da başlayan korsanlığın Pamphylia’ya da yayılması üzerine sona erdi; Side, korsanlara limanını açmak ve onların mallarının, şehrin pazarlarında satılmasını kabul etmek zorunda kaldı.

Daha sonra Pontos kralı Mithridates VI, Pamphylia’yı işgal etti; Romalıların harekete geçmeleri ve konsül Servilius’un Pamphylia’yı korsanlardan temizlemesi üzerine (M. ö. 78) şehrin durumu zamanla düzeldi.

Side, imparatorluk çağında eyalet olarak bazen Lykia bazen Galatia’ya bağlanan Pamphylia”nın bir şehri durumundaydı; dış siyasetinde Roma’ya bağlı olmakla birlikte, iç işlerinde belirli bir muhtariyete sahipti.

M. S. II. ve III. yy.larda şehir bir metropolis (eyalet merkezi) oldu ve ikinci parlak dönemini yaşadı; deniz ticareti ve özellikle köle alım satımı sayesinde büyük bir zenginliğe kavuştu; bugün de büyük bir kısmı ayakta duran anıtsal yapılarla süslendi.

M. S. III. yy. sonlarına doğru dağ kavimlerinin akınları başlayınca Side’nin de, öteki birçok şehir gibi, surları onarıldı ve şehir, ortasından geçirilen ikinci bir surla iki kısma bölündü.

M. S. IV. yy.da Side fakir bir hıristiyan şehri görünümü aldı ve ancak V. ve VI. yy.larda bir metropolittik merkezi olarak, son parlak çağını yaşadı; helenistik dönem surlarına kadar genişledi.

Şehrin, IX.-X. yy.lardaki arap akınları sırasında tahrip edildiği ve halkın buradan ayrıldığı anlaşılıyor.

Side Tarihi Yerleri

Bizans imparatoru Konstantinos Porphyrogennetos (913-959) Side’yi bir korsanlar yuvası olarak gösterir; arap coğrafyacısı İdrisi de (1150’ye doğr.) şehri Yanmış Antalya diye adlandırarak, bir zamanlar büyük ve kalabalık olan bu şehir halkının iki günlük uzaklıkta bulunan Yeni Antalya’ya göçtüğünü yazar.

Sonraki dönemlerde depremlerden tamamen harap olan şehir, yüzyıllar boyunca bir yıkıntı olarak kaldı; ancak XIX. yy.dan itibaren avrupalı gezgin ve araştırıcıların ilgisini çekmeye başladı. 1900 Yıllarında harabelerin ortasında giritli göçmenler tarafından Selimiye adını taşıyan köy kuruldu. Bugün bu köy ve yöresi, önemli bir turistik merkezdir.

Side Tarihi Eserler

Kazılar. 1947’de başlayan Side kazıları, Türk Tarih kurumu, İstanbul üniversitesi, Antalya Arkeoloji Araştırmaları istasyonu ve Müzeler Genel müdürlüğünün işbirliğiyle Ord. Prof. Dr. Arif Müfit Mansel başkanlığında yaptırıldı. Şehrin çeşitli yerlerinde bulunan yazıtların belirttiği gibi şehir, önemli anıtlara göre adlandırılan mahallelere ayrılmıştı.

Bu mahallelerden biri «Tetropolitlerin («dört atlı arabalılar») mahallesi» adını taşıyordu; bu mahalle, adını büyük bir kemerin üzerinde bulunduğu anlaşılan ve dört atlı bir arabanın içinde duran bir imparator heykelinden aldı. Başka bir mahalleye de Bomitler («sunaklılar») adı verilmişti. Bu sunak, tanrı Zeus’a adanmıştı.

Şehir kapısının gerisinde Megalopolitler («büyük kapılılar») mahallesi yer alıyordu. Kare şeklinde bir alan olan şehrin agorası dört yanından 100 sütunlu bir galeriyle çevriliydi. Agoranın batısındaki bina geç devirde yapılmış bir hamamdır. Hamamın batısında M. S. IV. yy.da şehri ikiye ayıran sur ve onun gerisinde sarnıçlar vardır.

Bu tarihte, şehri baştanbaşa kesen kemerli bir su köprüsü, buraya kadar uzanıyor ve suyu bu sarnıçlara ulaştırıyordu. Sarnıçlardan birinin caddeye bakan yüzünde sütunlu ve üçgen alınlıklı küçük yapılar ve onların ortasında üç havuzlu bir çeşme yer alır.

Bu anıt, önünde duran mimari parçaların süslemelerine göre III. yy.ın sonlarına aittir.

Onun ilerisindeki yuvarlak çeşme, geç devir surlarıyla aynı zamanda yapılmıştır.

Bunların karşısında yer alan anıtın üzerindeki yazıttan, imparator Vespasianus ve oğlu Titus’a ithaf edildiği ve M.S. 74’te yapıldığı anlaşılır.

Bir kısmı restore edilmiş olan anıt, yüksek kaide üzerinde büyük bir orta hücre, onun sağında ve solunda sütunlu ve üçgen alınlıklı küçük yapılardan meydana gelir.

Daha geç devirlerde bu bina, önüne iki havuz yapılarak bir çeşme haline getirildi.

Çeşmenin biraz ilerisinde 13 m yüksekliğinde büyük bir kemer vardır, önceleri iki cephesi de mermerle kaplı olan bu kemerin üzerinde dört atlı bir araba içinde bir imparator heykeli duruyordu.

Kemerin içi sonraları doldurulmuş ve ortasında, son yıllara kadar duran küçük bir kapı açılmıştır. Bu kapı IV. yy.da iç şehrin kapısı olarak kullanılıyordu.

Cadde galerilerinin dirsek yaptıkları yerle tiyatronun arasında, cephesi kuzeye yönelmiş yüksek kaideli bir bina vardı.

Yapım tekniği bakımından M. ö. I. yy.a ait olan bu binanın Dionysos tapmağı olduğu sanılıyor.

Side’nin en büyük anıtı olan tiyatronun özelliği seyirci kısmının bir tepenin yamacında değil, büyük bir kısmının koridorlar, merdivenler ve odalardan meydana gelen kemerli mekanlar üzerinde yer almasıdır. Tiyatro 15 000 seyirci alabilecek büyüklüktedir.

Tiyatronun plan özellikleri ve süslemeleri, yapının M.S. II. yy.ın ortalarına doğru’yapıldığını gösterir.

Daha geç bir devirde, en alt seyirci sıralarının üzerine yüksek bir duvar yapılarak, orkestra meydanı, vahşi hayvanlarla insanların dövüştüğü bir arena haline getirildi.

Bizans devrinde, depremlerden büyük zararlar gördüğü anlaşılan tiyatronun alt galerisi restore edildi; içi de bir açıkhava tesisi olarak kullanıldı.

Tiyatronun önündeki operadan 10 m genişliğindeki bir caddeyle agora olduğu anlaşılan anıtsal bir binaya ulaşılır.

Agora dört yanı ion düzeninde galerilerle çevrili büyük bir avlu ve bu avlunun doğusunda yer alan üç salondan meydana geliyordu.

Salonun iç duvarlarını, kemerli hücreler ve yüksek bir kaide üzerinde duran iki katlı sütunlar kaplıyordu.

Duvar hücrelerinde ve bunların arasında bulunan çıkıntılı küçük yapılarda heykeller duruyordu.

Bunlardan sağ köşe hücresi içinde duran tanrıça Nemesis heykeli yerinde bırakıldı, ötekiler müzeye taşındı.

Salonda ayrıca Apollon, Ares, Askleoios, Hermes ve Nike’ye ait heykeller vardır.

Ünlü yunan heykellerinin kopyaları oldukları anlaşılan bu eserler ve binanın süslemeleri II. yy.ın son yarısına aittir.

Anıtsal bina (Agora) avlusunun batı tarafında, geç devir surunun kapısından geçildikten sonra yarımadanın güney kıyılarını takip eden bir yola girilir.

Bu yolun kenarında yer yer deniz surlarının kalıntıları görülür; bunların harçsız olarak konglomera bloklarından yapılmış kısımları kara surları gibi, Helenistik devre aittir.

Kubbe ve kemerleri ayakta duran büyükçe bir bizans evinden sonra büyük bir hamam vardır. Hamamın doğusunda iki yanında tonoz kemerli dükkanlar bulunan çarşı vardı.

Buradan deniz kıyısına inilince direkli caddenin sonuna rastlayan bir meydanın iki yanında yer alan tapınaklar bölümüne gelinir. Kazılar sonucu ortaya çıkan tapınaklar harflerle isimlendirilmiştir.

Bunlardan P adı verilen tapınak, taş kaplamalı yarım daire şeklinde yüksek bir kaide üzerinde, dış duvarları yassı payelerle süslü bir salon ve onun batı tarafında korinthos düzeninde sütunlar ve üçgen alınlıklı bir galeriden meydana gelir. Buraya önden geniş, yanlardan da dar merdivenlerle çıkılıyordu.

Bu tapınağın Anadolu’nun eski ay tanrılarından Men’e ait olduğu sanılıyor. Meydanın karşı tarafında ve limanın hemen yanında N1 ve N2 adları verilen dikdörtgen planlı iki tapınak vardır.

Daha iyi korunmuş olan N1 tapınağında, beyaz mermerden yapılmış bazı sütun kaideleri ve gövdeleri, korinthos düzeninde bir sütun başlığı dikkati çeker.

Daha büyük, fakat daha harap bir durumda olan Na tapınağının sütün başlıkları korinthos ve ion elemanlarının karışımı bir üslûpta yapılmıştır.

Tapınaklar, Bizans devrinde yapılmış olan büyük bazilikanın atrium’ u (avlu) içinde kalarak kısmen sökülmüştür.

Üç nefli ve narteksli olan büyük kilisenin dışı üç köşelidir; içinde yuvarlak bir absid (mihrap) vardır.

Güneyde binaya bitişik iki mekandan meydana gelen bir yapı görülür, üzeri taş bir kubbeyle örtül olan ikinci mekanın bir aziz mezarı olduğu sanılıyor. Bütün bu yapılar M.S. V. ve VI. yy.lara aittir.

Yarımadanın güneybatı ucunda yer alan liman yarımadanın içine giren düzensiz bir üçgen biçimindedir; çevresinde, bugün de yer yer görülen iki konglomera bloklarından yapılmış rıhtımlar, onların gerisinde antrepolar ve bazı sikke resimlerinin gösterdiği gibi, kemerli galeriler yer alıyordu. Giriş, dalgakıranın ortasındadır.

Bu esas limanın yanında, kuzeybatıya doğru uzanan üçgen şeklinde ikinci bir liman daha vardır.Bu limanın üç yanı dalgakıranla çevriliydi ve limana kötü havalarda arka taraftan da girmek’mümkündü.

Bugün limanın büyük bir kısmı lodos fırtınalarının getirdiği kumlarla dolmuştur. Büyük limanın ucunda ö-nemi bir kısmı ayakta duran bir hamam vardır.

Hamam esas olarak yan yana sıralanmış, üzerleri tonoz kemerlerle örtülü üç büyük salon ve bunların gerisinde yer alan daha küçük ve alçak mekânlardan meydana gelir.

Büyük mekanların altında cehennemlik bulunuyordu. Duvar ve kemerlerin düzenli taş işçiliğinden bu hamamın Side’nin bugün için bilinen en eski hamamı olduğu ve imparatorluk devrinde yapıldığı (M. S. II. yy.) anlaşılır.

Şehir kapısından itibaren direkli caddenin yaklş. 150 m ötesinde, bazilika ve 120 m uzunluğundaki yapılar topluluğuna varılır. Burada bulunan üç nelli, transept ve narteksli bazilikanın dışı köşelidir, içinde dairesel bir absid vardır.

Yan neflere bitişik koridorlar kiliseyi 5 nefli gibi gösterir. Absidin kuzeyinde, duvarları hücrelerle süslü üç mekanlı bir yapı vardır. Bu yapının orta salonunda bulunan ve içine iki taraftan merdivenlerle inilen havuz, buranın bir vaftiz binası olduğunu gösterir.

Duvarlarla çevrili büyük bir bahçenin bir tarafında ve kısmen direkli caddenin üzerinde yapılmış olan bu binalardan bazilikanın şehrin piskoposluk kilisesi, onun yanındaki yapılar topluluğunun da piskoposluk sarayı olduğu ileri sürülür.

Yapım tekniği bu binaların V.yy.a ait olduğunu gösterir. Binanın arkasındaki bahçenin doğusunda şehrin doğu kapısı yer alır.

Kapının üzerindeki terasta 11 levha, kırık parçalar halinde II. yy.a ait birçok silah kabartması ve side yazısıyla bir yazıt bulundu.

Surların hemen dışında şehrin nekropolü (ölüler şehri) yer alır. Nekropolün batı ve doğu bölümlerinde bulunan iki mauseleum kısmen ayaktadır.

Bir cevap yazın